hidden aspects of the city: şehrin çavuşları *

Bu blogun bir de yancısı var, şurada. Buradaki yazılarla oradaki paylaşımlar arasında adını koyabileceğim bir bağlantı veya bir tanımlı bir fonsiyon türü yok. Fakat her iki akışta da aynı zihinsel atmosferin biçimlendirdiği, aynı arayışın yön verdiği ürünler var; bir birliktelik gösteriyorlarmış. Bunu ben de yeni yeni farkediyorum. Okur-yazarlık meraklarım dolayımında gelişen blog maceram veya yazma hevesim epey eskidir. Fotoğraf paylaşmaya yeni başladım sayılır. Geçen senenin sonunda gözden geçirip ayıklamaya oturduğum eski fotoğraflarımdan bir kısmını epey çekici bulmuştum. Onlar vesile oldu, çektiğim fotoğrafları yayınlama isteğine. Tabi nicelik olarak az sayıda fotoğraftan bahsediyorum ama bana bir böbür vesilesi olmaya yetecek kadar da var onlardan. Böylece böbürümü de yanıma alarak pandemi dönemimden beri ilk kez makinemi alarak dolaşmaya, yeni fotiler çekmeye başladım. Genel olarak aylak bir dönem geçirdiğim için epey de zaman ayırabiliyorum bu işe. Hah işte bu meşguliyetin ürünlerini o hesaptan yayınlıyorum. Elbette mükemmel fotiler değil, fotoğraf tekniği açısından kusurları vardır ama onları bir arada görmenin tadı da var.

Bir de sokakta DSLR kamerayla fotoğraf çekmenin tuhaf bir tadı var, onu yazmak istiyorum. Daha önce şurada, Levent’te bir fotografik cevelan dolayısıyla bu meseleye giriş yapmayı denemiştim. O yazıda, Levent özelinde, ‘modern mimarlık’ diye bildiğimiz biçimsel fenomenin en görünür olduğu muhitlerden birinde, kahyalık fenomeninin fazlaca kendini göstermesini mesele edecektim.. Ocak ayında yazmaya oturmuştum, daha yeni yeni sokaklarda fotoğraf makinesiyle dolaşan adam olmuştum, herhangi binaların fotoğrafını çekiyordum işte. Üsküdar’da pek tecrübe etmediğim bir şeyin, “neyi çekiyorsun hemşehrim” diyen kahyaların sıklığı, Levent’in herhangi bir yer olmadığı konusunda bir ipucu olabilir diye düşünmüş ve bunun bir tesadüf olamayacağı, ‘modern mimarlık’ fenomeni ve mülkiyet biçimleri arasındaki ilişkiler üzerine spekülasyon yapmak istemiştim. Nihayete erdiremedim, bilhassa meselenin kuramsal boyutu beni aşıyordu, söz konusu yazı henüz bir girişim olarak kaldı. O yazı girişimi “kültürel sermaye” ifadesiyle bir şekilde aklımda kalmış Pierre Bourdieu‘ye ulaşmama vesile olmuş ve dikkatim dağılmştı.

İşte altı ay geçmiş, herhangi binalar bulmak amacıyla Üsküdar’ın merkez mahallelerinde epey dolaştım, Kadıköy’e, Ümraniye’ye sarkmaya başladım. Epey bir fotoğraf biriktirdim, “neyi çekiyorsun hemşehrim” sorgusuna da daha çok muhatap olmaya başladım. Levent özelinde ‘kahyalık’ dediğim şeye artık anonimlik halinde ‘çavuşluk’ diyeceğim. Evet ‘şehrin çavuşları’ her yerdeler. Mesela en son Üsküdar merkezdeki Türk Telekom binasının yan cephe duvarının fotoğrafını çekmeye çalışırken, yan tarafımda, kaldırımın üzerine attıkları iskemlelerde oturan lavuklardan biri ” alooo, orası resmi kurum, fotoğraf çekmek için izin aldın mı? ” diyerek sataşıyordu.

*

Efendim, o makineyi taşıyor ve kullanıyor olmanın bir züppelik olabileceğini, kimesin fotoğraf çekmediği yerde fotoğraf çekiyor olmanın şüphe uyandırıcı bir hareket olabileceğini kabul ediyorum. Dolayısıyla bu türden sataşmalara da alıştım. “Neden soruyorlar” gibi bir serzenişim yok. Meramınını normal iletişim sınırları içerisinde ifade edenlere ben de aynı şekilde mukabele ediyorum. Bunda sorun yok, sorun soru soranlar değil, sorgulamaya girişenler. Ben onlara bu yazı bağlamında ‘çavuş’ dedim. Çavuş’un hal ve hareketlerinde çevreye hakim olmanın kabadayılığı gözlemlenebilir. Bu hal ve hareketlerin en çok nerelerde gözlemlennebildiği üzerine de spekülasyon yapıklabilir, ki Levent bahsinde bunu yapmayı ummuştum. Bu yazıda başka bir spekülasyon olacak. Onu da şöyle tarif edebilirim: acaba çavuşların tetik halleri onların bir işler çeviriyor olmalarına delalet eder mi?

Mesela

Yorum bırakın