Camekan

Bir domain daha eskittim. Blogun akışıyla beraber yürütmeyi umduğum ticari faaliyeti ayırmak gerekti. Belki maişet için beyaz yakalılığa dönmek gerekecektir. Yazmak için camekan .


Camekan bol çağrışımlı bir kelime. Hamamlardaki havluya sarılarak uzanılan yaylanma mekanı için kullanılan mimari bir terim. En azından bir nesil için camekanlı salon veya salondaki camekan gibi kullanımlarıyla daha zengin bir atmosferi getirir sanıyorum. Bu haliyle camekan kelimesi doğrudan gündelik hayatın işleyişine katılan bir mobilya türünü değil, bizzat parçası olmadığı gündelik hayatta ismiyle dolaşımda olan, hafif dokunulmazlık yayan bir kelime; Dünyayı bir camın ardında gösteren tılsım. Burada buna bakıyorum, alelade olmayanın sergisine.

5-6 sene evvel farklı bir alan adıyla gene bir blog açtığımda ” Camekan” başlıklı bir şeyler yazmıştım. Sanırım ilk yazıydı. Aradım, bulamadım. Yazıyı ne ara sildim, neden sildim bir fikrim yok. Kullandığım fotoğrafı bulabildim sadece. Çengelköy’deki ilk evli evimizde tanıştığımız kedilerle nisbeten uzun süren bir beraberlikten sonra kedilerden uzaktayken yazılan bir yazıydı. Kedilerin şayan-ı hayret bir anlayışlarına takılmıştım. İçerisinde bulundukları fiziksel çevre, içerisinde bulunan her şeyi tanmlıyordu sanırım onlara göre. Bunu sevmiştm.

Balkonda camekan

Biz eve taşındığımızda halihazırda orada, camekanlı bölmede olan iki kediyle zamanla farklı derecelerde ahbap olduk. Birisi evi daha çok benimsedi, onu kışın soğuk gecelerinde evde alıkoyduk. Diğeri eve pek ilgi göstermedi, camekanlı bölmenin haricine pek açılmazdı, oranın haricinde de bize kendini açmazdı. Hadi evde neyse gene tanıştık en azından ama sokakta, mesela camekanlı bölmenin 2 metre altında, rastlaşırsak hiç pas vermezdi. Oysa yukarıda kendi ortamındayken elime karnını açarak yatıyordu. Böylece kediler için mekandan münezzeh bir varlık değil mekanla kayıtlı bir iletişim nesnesi olabileceğimi düşünmek istedim.

Bu çok da gizli bir buluş olmayan tanıdık beşeriyet hali sadece kediler için cari olmasa gerek. Bu minvalde mimariden konuşmak, mimari oluşumları (ev, pencere, bina vs.) soyut nesneler olarak değerlendirerek değil ancak hadiseler mimari dolayımlar yoluyla ele alındığında anlamlı bir zemin olabilir öyleyse. Şiirin menbaı da buydu bana kalırsa: Bendeki her şeye, sizde ki her şeye bir uzanım. Şiirin mekandan bağımsız duyulan bir şey olmadığı bilirim. Böyle bağlantılar kurarak önümde açılan yazı uğraşının güzergahını, patikayı öngörebiliyordum. Yazmak uğraşının maksadı, kediler gibi hatırlamak ve alan savunması yapmak olacaktı. Öyleyse devam.


Mimarlık, insanlığın aradığı hayatta kalma yollarından biriydi.

Bugün 12 Haziran 2026. Devam ediyorum. Mimar Aldo Rossi’nin Bilimsel Özyaşamözyküsü kitabına bakıyordum. Daha ilk bir kaç sayfasından Aldo Bey’le bir tanışıklık kesbedebildim. Belli ki okumaktan çok da keyif almayacağım türden daha felsefi düzlemde serilecek bir metin var önümde ama şüphesiz Aldo Bey’de pratik hayat cini var. Evet pratik olarak mimarlık yapmak, mimarlık okumak veya mimarlık çizmek değil de felsefi olarak alınacaksa illa Mimarlık’ın bir mücadele alanı olarak tarif edilmesine tav oldum. Bunun böylece kabulünden sonraki aşamada şu soru gelmeli “Kime, neye karşı hayatta kalmanın yollarını arıyoruz; doğa mı? tarih mi? toplum mu? aile mi? insanlar mı? ” Öyle ya görünürde hayatımıza kasttetiğini belli eden bir tavır kendini ortaya koymuş değil. Aldo Bey bu aşamaya geçecek mi? Sanmam ama bakacağız, göreceğiz diyeyim. Öyleyse arttırıyorum: Mimarlık insanın kime karşı –düşmana rağmen bir gün daha fazla yaşamak– hayatta kalmaya çalıştığını bulmanın bir yolu olacaksa anlamlı olabilir zira hayatta kalmak da mücadelenin şanından anlamlı olurmuş gibime geliyor.