Çeviri Mimarlık Edebiyatı: Şehir Efsanesi

Bu yazı şu yazının bir devamı olarak da okunabilir. Aslında ona ilaveler yapmak niyetiyle oturmuştum fakat fazla uzadı, ayrı bir başlık açmak gerekti. Daha da uzayacak gibi duruyor. İtalyan mimar Aldo Rossi’nin yazdıkları dolayısıyla epeydir kafamda biriken şeyleri ayıklama fırsatı buldum sanıyorum. Ayıklamak için yazıyorum.

Fotoğrafları şuradan aldım. Mimarın en bilinen yapısını, Po Vadisi’nde yer alan küçük bir kasaba sayılabilecek Modena’da 1970’li yılların başında yaptığı anıtsal San Cataldo Mezarlığı’nı gösteriyor. Kasaba için olduğu kadar, dünya mimarlık tarihi için de büyük bir yapı sayılır bu. Bugün yapılan ‘Büyük Katalog’da’ öncekini kapatan yeni devrin açılarak serpildiği sayfalarda yer alır. Nihayetinde bir mezarlıktır diyebilirdik ama mimarın ifadesiyle Litürjik karakteri dolayısıyla tapınak sayabiliriz, büyük harfle Ölüm Tapınağı belki.. Ölüler yatmıyor; meftalardan arta kalanlar çekmecelerde saklanıyor. Bütün yapı kompleksi de bu hücresel birimin dolayımında kurulmuş.

Biçimsel örgütlenmesinin haricinde, ancak Katolik dünyada anlamlı olabilecek bu yapının Kilise Mimarisi gibi bir metin olarak tasavvur edildiğini sanıyorum. Esas işlevi kullanıcılar üzerindeki atmosferik etkisi yani anıtsallığıdır. Buna göre bir metni okumak ve kavramak zamana yayıldığı gibi, yapı da öyle biçimlenmelidir. Mesela yapının fotoğraflarından sezilebilen etki Roma şehrinin altında kilometrelerce uzanan catacombların atmosferik etkisini sürdürür gibidir.  Pagan dönemde kurban ayinlerinin düzenlendiği yeraltı tapınakları zamanla şehirde örgütlenen ilk hristiyanların kullanımıyla uzamış, azizlerin reliklerini saklayan tüneller ağı, catacomblar, şehri sarmış ve ilk bazilikaların çoğu da bunların üzerinde yükselmiş. Bu bağlamda Katolik inancın bir vesikası sayılabilir. Dolayısıyla, ziyaretçilere ilk hristiyanların ölümünü hatırlatmak yapının zamansal yayılımı olarak değerlendirilebilir. İşte bu yaklaşım, referanslarla örülen ve zamansal yayılım gösteren anıtsal mimari kurgu, sivil mimari yapılar için yeni devrin habercisi sayılabilir.

Bu mezarlık yapıları, yeni devrin mimari yaklaşımın en iyi örneklerinden sayılmış, Aldo Bey’in mimar olarak ‘takdis’ edilmesinde önemli bir rol oynamış. Bu yazıya vesile olan aslında Aldo Rossi’nin mimari yaklaşımı değil ama onu hazırlayan mimari arayışı yahut yazarlığı ve henüz çömezliğinde yayınladığı ilk kitabı Şehrin Mimarisi. Kitabın içeriğinden değil, çevresinden dolanarak yazıyorum.


Aldo Rossi’nin  1981 yılında Amerika’da yayınlanan ve Türkçe çevirisi yakın zamanda Arketon tarafından yayınlanan ikinci kitabı Bilimsel Özyaşamözyküsü‘nü okumayı sürdüremedim. Bir yerinde şöyle yazdığı kitabın “belki sadece özyaşamöyküsel söylem ile mimarlığın genel söylemi bağdaştırılabilir”  kendisinin de bu yolda bir bağdaştırma denemesi olduğunu sanıyorum. Bu kitapta Aldo Rossi mimarlık kariyerini “mimarlığın genel söylemi” dediği şeye bağlanarak anlatmayı denemiş. Bu söylem de kitapta ara sıra kendini gösteren Aldo Bey’in cinine bir örtü oluvermiş. Şu sütunda mesele etmeye çalıştığım üzere, mimarlığın genel söylemi denen şey hüsnü kuruntulardan ibarettir bana göre; bu söylemin dilinin sadece kapalı bir çevrimde, mimarlık sosyetesi diyebileceğim bir ortamda (medium) geçerliliği vardır, bu ortamın özerk olduğu öngörülür vs. Gördüğüm o ki, Aldo Rossi de mimarlığın genel söylemi‘ne bağlandığında bu söylem ortamın trendlerine ayak uydurmaktan geri kalmamış maalesef.. Mesela San Cataldo Mezarlığı’nın tasarım sürecinde ölüm teması üzerine çalıştığını söylemiş. Dıngılafıs. Külliyen uydurma hadis. Evet söz konusu mezarlıkta bir tema, bir motif veya süreklilik var ama, bunun ölüm teması gibi zihinsel bir konseptin mimari tasarım ve uygulama sürecini yönlendirdiğini ima etmek nağmedir, edebiyattır. Yeni devrin mimarlarının adeti olmuştur. Bakın bu edebiyata burada Türkiye’den epey kötü bir örnek, burada da epey kalifiye bir örnek var. Oysa ki yazdıklarından iyi de bir okur olduğu anlaşılan Aldo Bey’den böyle şeyler beklemiyordum. Velhasıl bir umut başladığım kitaptan umduğumu bulamadım. İlk kitabı’ndan

Burada bir ayrımı vurgulamam gerek, cinli yazar için Aldo Bey, cinsiz mimar için Aldo Rossi demeyi sürdüreceğim. Sezdiğim o ki, çömezliğinde eski devrin trendlerine karşı dersine iyi çalışarak yazan Aldo Bey ile mimarlığında yeni devrin hükmünü süren Aldo Rossi arasında fark var.Şimdilik ilkini yazar, ikincisini mimar diye de bilebiliriz. Mimarın seminerine katılmış Pier Vittorio Aureli’nin Şurada anlattığı hikayeye göre üstat bir gün Venedik’te verdiği açık bir derste kendisini dinleyenlere “inşa etmeyi öğrenmek istiyorsanız burası size göre değil, ofislere gidin çalışın, şayet mimar olmak istiyorsanız evvela bir kitap yazın” diyesiymiş. Bunu, henüz mimar olarak takdis edilmeden evvel 1966’da yayınladığı, L’architettura della città  kitabının büyük başarısının böbürüyle söylemiş gibime geldi. Bu hikayeyi aktarmaktan muradım, yukarıda yaptığım ayrımı, yazar ve mimar ayrımını bizzat Aldo Rossi’nin de kendi kariyerine retrospektif bir bakış atarak yaptığını göstermek. Yani ki kitap yazmak, yazar olmak mimar olmak yolunda bir basamak olasıymış. Öyleyse, mimar Aldo Rossi’nin ikinci kitabı A Scientific Autobiography ile ilk kitabı olan ve Monoskop verilerine göre İtalyanca yayınından sonra sırasıyla İspanyolca’ya, Almanca’ya, Portekizce’ye ve Fransızca’ya çevrildikten sonra, ikinci kitabının yayınından sonra 1982’de İngilizce olarak yayınlanmış The Architecture of the City farklı habitusların ürünü olarak değerlendirilmeli diye düşünüyorum: Aldo Bey ve Aldo Rossi habitusları.

Gene Monoskop verilerine göre The Architecture of the City daha sonra Yunanca, Hırvatça, Sırpça gibi Balkan dillerine de çevrilmiş. Türkçe çevirinin orada kaydı yok. Bu durumda Avrupa’nın bütün dillerinde okunabilen bir kitap olduğunu varsayabiliriz. Türkçe baskının künyesindeki bilgiye göre kaynak 2002 yılında yayınlanan 11. İngilizce baskı. Amerika’da 2-3 yılda bir basılıyor demektir. Şimdiye kadar 20 olmuş olsun, Avrupa’dan da tekrar baskılarla beraber bir 30-40 daha sayalım. 50-60 baskı eder. Mimar elinden çıkmış bir kitabın bu kadar ilgi görmesi, bu kadar fazla okura ulaşmış olması pek ender görülebilecek muazzam bir başarı. İnsan merak ediyor. Neye bu ilgi?

Şehrin Mimarisi, çev: Nurdan Gürbilek, Kanat Kitap; 2006

Aldo Rossi’nin Şehrin Mimarisi’nin dördüncü italyan basımının kapağındaki imge ( the image ) , yalnızca Rossi’nin mimari yapıtlarının kararsız ( ambivalent ) doğasını değil, aynı zamanda ( -ona ) içkin bir sorunu, bunun bu kitap tarafından önerilen şehir fikriyle ilişkisini de yoğunlaştırılmış biçimde özetler.

Yukarıdaki fotoğraflar soldan sağa sırayla; L’architettura della città‘nın İtalyan yayıncısı tarafından yapılan birinci (1966), üçüncü (1973) ve dördüncü (1978) baskılarının kapaklarını gösteriyor. Sonuncuda görünen “imge ( the image)”, yukarıda alıntıladığım paragafta söz konusu edilen şey. Peter Eisenman, kitabın İngilizce çevirisine yazdığı önsöz bu satırlarla başlıyor. İngilizce çeviri 50 yıldır MIT press tarafından aynı kapakla, sarı renkli ve üstünde yığma bir köprü yapımını gösteren görsel kullanılan kapakla yapılmış. O da farklı bir fenomeni yoğunlaştırılmış biçimde özetler bir imge olarak görülebilir, Kitabın editörü Peter Eisenman öyle görmüştür en azından

Kapak konusuna girmek niyetinde değildim. Fakat kitabın serüvenini deştikçe sezilen yörünge değişimini iyice gösterdiğini düşünmeye başladığım için buralara kadar uzanmak gerekti. Hatta, mimarlık sosyetesinin Slovaj Zizek’i sayılabilecek ablak geveze Peter Eisenman’ın tefsirini ve yörünge değişimi dediğim şeyi iyice göstermek için L’architettura della città’nın yayınlandığı ortamın da bir görüntüsünü almak iyi olur. Bu vesileyle 1960’lı yıllarda yayınlanmış ve gene ‘şehir’le uğraşan başka kitapların kapaklarını da buraya koyuyorum. Profesyonel mimarlar da, Archigram grubu da. Guy Debord ve sitüasyonistler de ‘şehir’le uğraşıyordu. Yeni nesil profesyonel mimarların derdi neydi: Yeni olmak. Eski devri eskitmek; bilhassa iki savaş arası dönemde en parlak ürünlerini vermiş modernist mimarlık tezlerinin uluslarası hükümranlığına karşı kendi meşruiyet zeminlerini kurmak. Bu meyanda onların şehirleşmekten sakınan ve kendi mimari ürünlerinin tutarlılığını, meşruiyetini kendi tasarım anlayışlarında, kuramsal söylemde kuran tavrına karşı olarak şehri kucaklamak, şehirden gene kendi mimari ürünlerine meşruiyet devşirmek.

Yeni nesil profesyonel mimarların derdi neydi: Yeni olarak varolmak. Eski devri eskitmek; bilhassa iki savaş arası dönemde en parlak ürünlerini vermiş modernist mimarlık tezlerinin uluslarası hükümranlığına karşı kendi meşruiyet zeminlerini kurmak. Bu meyanda onların şehirleşmekten sakınan ve kendi mimari ürünlerinin tutarlılığını ve meşruiyetini kendi tasarım anlayışlarında, dolayısıyla şehir ortamında değil fakat kağıt üstünde kuramsal söylemde kuran tavrına karşı olarak şehri kucaklamak, şehirden gene kendi mimari ürünlerine meşruiyet devşirmek. Şehrin mimari zenginliğini, profesyonel mimari tasarım sürecine bir girdi olarak alabilmeyi meşru kılan bir söylem zemini arayışı da denilebilir.Buna bizim memleketten iyi bir örnek olarak Turgut Cansever ve çalışmalarını gösterebiliriz. Söylem düzeyinde Cansever kadar iddialı olmasa da Behruz Çinici ve mimari ürünleri de olabilir. Profesyonel düzeyde şehrin mimari zenginliği telifsiz, kendi çalışmaları teliflidir elbet. Sorsan “Çaldımsa miri malı çaldım’ diyeceklerdir.

Yukarıya koyduğum çalışmaların hepsi 1960 ile 1970 arasında yapılmış yayınlar. Mimar, mimari kuramcı, politik aktivist vs tarafından. Uzatırsak edebiyat ve tarih vesair alanlarda kalemi olanların filan da ‘şehir uğraşı’ na yoğunlaştığını gösteren bolca çalışma vardır sanıyorum. Son iki resimde görülen Guy Debord’un Paris haritalarını şuradan aldım. Orada Sitüasyonistler için şöyle yazmışlar: Through their techniques of dérive and détournement, they created maps made up of pieces from newspapers, books and other findings and tried to display formerly hidden aspects of the city. Bold vurguyu ben yaptım, ifadeyi türkçeye ‘şehrin cilveleri‘ diye çevirdim, öyle kullanacağım. Yani ki grup şehrin cilvelerini açığa çıkarmak, vurgulamak üzere üretimler yapıyormuş. Bu bağlamda Guy Debord’un Paris haritalarında gösterilen arayışın evrensel karakterine işaret etmek istiyorum. Burdan tutarak başladığım yere, Aldo Rossi ve Şehrin Mimari’si kitabına döneceğim, onun evrenselliği üzerine ileri geri laflar edeceğim. Bu yolda bütün bu görselleri buraya koymaktan ne umduğumu, ne gördüğümü yahut ne aradığımı ifade etmeye çalışacağım.

Yukarıdaki kitap kapaklarına,daha da yukarıdaki L’architettura della città‘nın ilk kapaklarının görsellerini ekleyerek ve bunların karşısına L’architettura della città‘nın dördüncü italyanca baskısında ve ingilizce baskılarda kullanılan kapağın görselini koyarak bir karşılaştırma yapacak olursam söylemek istediğim şeyi, vurgulamak istediğim farkı kritalleştirebilirim. Şöyle ki her iki grupta da ‘şehirle uğraşan’ yayınlar var ama şehri görselleştirmelerinden anlaşılan o ki şehirde aradıkları farklı. İlk grupta bir çok farklı şeyin birikmesinden oluşan, grafik olarak bu farklı şeylerin aralarındaki ilişkinin vurgulandığı görseller var iken, ikinci grupta tek bir şey var; o şey özet veya “tema” olmalı.

Bu özet tahakkümüne karşı en büyük direniş zeminini Guy Debord’un haritaları gösteriyor bence.. Çok basit bir grafik dili var: vurgu oklarda yani ilişkilerde, kolajda kullanılan Paris yapılarına ait mimari grafiklerin tekil olarak bir değeri, bir ifade gücü yok. Onlar ancak haritadaki ilişkiler ağı çerçevesinde ifade gücüne sahipler. Buna göre aslolan şeyler değil, şeylerin dolaşımı, şeylerin ilişkileri olmalı. Ben böyle anlıyorum. Ve bu tavrın, ilişkilerden ibaret olan şehir fikrinin yenildiğini, özet fikrinin; planlar ve tipolojik sınıflandırmaların kazandığını ve bizat Aldo Rossi’nin kariyerinin de bunu gösterdiğini düşünüyorum.


Olası her savaş alanını -tepeleri, geçitleri ve korulukları – bilmek isteyen bir general gibi kentsel coğrafya, topografya ve tarih kitapları okudum. Planlarını anlayabilmek ve tipolojik sınıflama yapabilmek için Avrupa şehirlerini dolaştım.

Aldo Bey vaktiyle şehirler ve coğrafyaya olan ilgisini, seneler sonra böyle gerekçelendirmiş; “plan ve tipoloji” arıyormuş. Sitüasyonistler’in ise şehirde hidden aspects of the city aradığı söylenmişti. Yani sitüasyonistler şehri şehir yapan şeyin, öngörülemezlik vasfının, şehrin cilveleri‘nin peşine düşmüşler. Diğer taraftan ‘plan ve tipoloji‘ arayışını da ,’tema’ ve ‘özet fikir’ arayışıyla bunun tam karşısına koyuyorum. Yani öngörülemez olandan kurtulma, kural ve kaidelerin hükmünü sürme arayışı.

Yukarıda alıntıladığım satırları Bilimsel Özyaşamözyküsü‘nde yazmış Aldo Bey, “başarılı” ilk kitabı Şehrin Mimarisi‘nden bahsederken. Bu satırları içeren paragrafı da Belgin Turan Özkaya, Kanat Kitap tarafından yayınlanan Şehrin Mimarisi‘ne yazdığı önsöz’ün başına epigraf olarak almış. Bunun da aynı Peter Eisenman’ın ingilizce baskıya yazdığı önsözde olduğu gibi (Aldo Rossi’nin) şehir fikriyle ilişkisini de yoğunlaştırılmış biçimde özetler bir ‘özet’ yakalamak arayışın neticesi olduğu sanıyorum. Hatta, Belgin Hanım’ın Bilimsel Özyaşamözyküsü‘nden alarak Şehrin Mimari‘sinin başına koyduğu paragraf da bizzat Aldo Rossi’nin retrospektif bir bakışla kendi işinin imgesi, özet bir ifadesi olarak okunabilir.

Bunu öne sürerken şöyle düşünüyorum: Aldo Rossi henüz çömezliğinde ( 35 yaş mimarlık kariyeri için çömezlik yaşı sayılabilir) , ele avuca gelen bir profesyonel mimarlık kariyeri yapmadan evvel yazıp yayınladığı “başarılı” kitabının ‘imge’sini seneler sonra, 50 yaşında ikinci kitabını yazarken hatırlıyor. Aradan geçen yıllarda Aldo Bey’in ikinci bir yayın projesi olmamış fakat hatırı sayılır miktarda mimari proje yapmış şuraya bakılırsa. Yani yazarlığı bırakmış artık mimar olmuş birisinin çömezlik günlerini biçimlendirmesinden ibaret olabilir bu paragrafta yazılanlar. Dolayısıyla Pier Vittorio Aureli’nin aktardığı, muhtemelen aynı zamanlarda -1980’li yıllarda- yaşanmış hadise, mimarın çevresinde toplanan çömezlere verdiği tavsiye: “inşa etmeyi öğrenmek istiyorsanız burası size göre değil, ofislere gidin çalışın, şayet mimar olmak istiyorsanız evvela bir kitap yazın” söylemi de bu bağlamda değerlendirilmeli. Hükmün uygulanması ya da Generalin buyruğu gibi yani. Evet Aldo Rossi Şehrin Mimari’sini biçimlendiren arayışını hatırrlarken kendini bir General‘e benzetiyor. Oysa çömez Aldo Bey’in arayış yöntemine bakılırsa ancak nefer gibi çalışmışa benziyor. Uzmanı değilim ama bildiğim kadarıyla General’ler böyle çalışmaz. Onlar dolaşmaz, didik didik etmez, anlamaya çalışmaz; yaptırım gücüne sahiptirler, istediklerini yaptırırlar, detaylarla değil özetlerle ilgilenirler filan. Öyleyse Aldo Rossi ” başarılı”, dünya çapında yankı bulan bir kariyerin gölgesinde bu satırları yazarken sahip olduğunu düşündüğü rütbeyi zaman-mekan üstü, doğal bir rütbe gibi düşünüyor olmalı. Bakın daha neler neler.

Aslında kendi mimarlığımı keşfediyordum.

Yorum bırakın