
Burada yazdıklarımı genelde ‘mimarlık edebiyatı’ başlıklı sütunda topluyorum. Aslında mimari yazın veya mimarlık literatürü diye de bilinen birikimi; akademik veya profesyonel mimarların yazıp yayınladıkları metinleri mesele ediyorum. Türkiye’de ve Türkçe yazılanlar için Türkçe Mimarlık Edebiyatı alt başlıklardan biri. Henüz çok yazamasam da Akademik/Lirik/Ütopik/Çeviri Mimarlık Edebiyatı gibi alt başlıklar da oldu, olacak. Bu yazıda benim serüvenlerim olacak.
Kendimi okur saymaya başladığımdan beri kendi gündemi olan bir okur olmaya çalıştım. Özel bir sebebi yok, üniversitede mimarlık okuduğum için de mimarlık literatürü veya mimarlık rafı da öncelikli gündemim oldu. Diğer taraftan mimar olarak inşaatlarda çalışmak, piyasa koşullarında mimarlık hadisesinin nasıl gerçekleştiğine dair gözlemlerim, çıkarımlarım oldu. Bu hadisenin, mimari konseptlerin gerçekleşmesi sürecinin izlerine, okuru olduğum mimarlık literatürü alanında pek rastlanmadığını da gözlemledim. Bu bir mesele olarak benim önümde var. Şöyle tarif edeyim: mimarlık hadisesi piyasada siyasi-ekonomik bir çerçevede işlem gördüğü halde, mimarlık literatürü ele aldığı mimarlık hadisesini kültürel çerçevede görmekte ısrar ediyor, neden? Bu bağlamda bu literatürü bir ‘edebiyat’ türü olarak görüyorum. ‘Edebiyat’ı yazının icrası olarak ve gücünü gözlemlenebilir şeylere uygulanan zihinsel kuvvetten alan bir ifade biçimi olarak, dekoratif işlevi dolayısıyla kullanıyorum. Böylece Mimarlık Edebiyatı, literatürde rastladığım mimari jestleri derlediğim, bunların ağırlığını tartabilmek için yazmaya vesile edindiğim ve işlevlerini keşfetmeye çalıştığım bir başlık oluyor. Bu meyanda son keşfime epey tutundum. Evvela okur olarak az buçuk sezdiğim, burada yazarak mesele ettiğim ve dekoratif işlev olarak adlandırdığım şeyin literatürde -mimarlık literatürü değil- adı varmış: edimsel yahut adıyla sanıyla performatif.
Bir yerde okumuş olsaydın da bana, “Oğlum sende Oedipus kompleksi var mı?” diye sorsaydın ne karşılık vereceğimi bilemezdim sanıyorum.*
Pek ‘alimane’ bulduğum kitaptaki yerini bulma işine, unutamadığım bu cümlenin işgüzarlığyla yaklaştım. Yaşlandım ve artık bilirim ki insan neyi nerede ararsa onu orada bulma becerisine sahiptir. Ödip Kompleksini ararsa oğlunda bile bulabilir. Faiz yemek isteyen elbette buna engel olmayacak dini veya hocaları bulabilir. Cennette yaşamak isteyen onu yapacak mimarı bulacaktır. Vs. Bu beceri insanın şeytanı veya dümdüz küfür de olabilir. Somut olanın soyutlaşarak dolaşıma girmesi pekala somut olanı, gerçek olanı örten bir işlev kazanabilir. Öyleyse kitaplardan devşirilen ve karşımıza bilgi olarak çıkan değil, bu bilgiyi önceleyen işlevi öncelikli mesele olmalıdır. Bu bağlamda bilgiyi dolaşıma sokarken atılan somut adımlar; fetva almak için hocaya giden mümin, 1960’larda yazdığı kitabı 2000’lerin başında ancak yayınlayan büyük tarihçi veya 20. asır başında Avrupa’da yayınlanan avangart mimarlık metinlerini 100 küsür sene sonra yayınlayan yayıncının tercihleri sorgulanabilir. Maksadın nedir, gündemin nedir, olayın nedir? Falan filan. Burası ilmin veya bilimin değil, siyasetin alanı. Ben de buradan yazıyorum. Bu yazıda yakın zamanda tanıştığım yeni bir yoldaşımdan söz edeceğim. O bir sosyal bilimler gurusu: Pierre Bourdieu.
Bir düşünüre, görmediğimiz, hissettiğimiz ama nasıl ifade edeceğimizi bilemediğimiz farklılıkları gösterme yetisi atfettiğimiz zaman söylenir bu genellikle. Kısmi görünüşlerin ve algıların ötesine geçen yapıları, ilişkileri ifşa ettiğinden, bilimsel sınıflama daha gerçektir, ama aynı zamanda toplumsal olarak uygulanamaz olduğu için de tam anlamıyla gerçekdışıdır: Pratik değildir, yaşanabilir değildir, çok karmaşık olduğu için eyleyebilmek için bunlar kullanılamaz. İşlevi yoktur, işe yaramaz, toplumsal dünyaya “kayıtsız” bir ilişkiden doğmuştur. . .**
Başlangıçta sözünü ettiğim edimsel kelimesini ilk olarak Bourdie’den duydum. Vikipedi’de yer alan edimsellik maddesine baktım. Buna göre edimsel kelimesi Türkçe’de performative karşılığı olarak kullanılıyormuş. Türkçe’de performatif kullanımı da var. Ben geçen sene olay olan performatif erkek buluşmasında duymuştum ilk olarak. Öyle olunca daha tanıdık geldi. Bourdieu’nün kelimeyi/kavramı devşirdiği kaynak olan İngiliz dilbilimci J.L. Austin dilsel ifadelerin işlevini ayırabilmek için edimsel/saptayıcı karşıtlığını kurmuş. Bu çerçevedeki kuramsal çalışmaları, ders notları How To Do Things With Words adıyla kitaplaştırılmış ve Türkçe’ye de çevrilerek Söylemek ve Yapmak başlığıyla Metis Yayınları tarafından yayınlanmış. Türkçe kitabın başlığındaki ifade, Austin’in hedefini ıskalıyor gibi. O’nun yakalamaya çalıştığı şey, ingilizce başlıktan da sezileceği gibi söyleyerek veya söylerken yapılanı, olanı veya yapılanı söylemekten ayırmak. İlkini edimsel, ikincisini saptayıcı ifadeler olarak sınıflandırmış. Ben edimsel olarak sınıflandırılabilecek ifadelere uygulanan kritere için koyduğu kritere tav oldum. Şöyle ki bu tasnife göre edimsel ifadeler doğrulanabilirliği veya yanlışlanabilirliği mümkün olmayan ifadelerdir: ‘Bu böyledir‘. Mesela maç bitti diyen hakem maçı bu sözüyle bitirir. Söylenen ve yapılan aynı şeydir, işlevseldir. Hayır bitmedi demenin bir anlamı yoktur bu bağlamda: Edimsel ifadelerin geçerli/anlamlı olabilmesi tesis edilmiş oyuna bağlıdır. Elbette futbol sadece oyunun kurallarını kabul edenler için caridir. Bunun yanında saptayıcı ifadeler ise sıradan bildirim ifadeleridir: ‘Böyle oldu‘. Maç 2-0 bitti gibi, yani olmuş olanı dile getiren ifadeler. Austin’le işimiz burada bitti. Söz konusu edimsel ifadelerin, gündelik hayatta sık karşılaştığımız şeyler olduğunu düşünüyorum.
Edimsel kelimesine rastlamadan önce bu ifade biçimlerini şöyle tarif edebilirdim: bu böyledir demek veya adını koymak. Bu minvalde en vulgar haliyle sosyal medyada karşılaşılan veya politik bir mekanizma olarak ‘İletişim Başkanlığı’nda kurumsallaşan, daha sofistike olacak şekilde matbuat aleminde de sık rastlanan bazı ifade biçimleri edimsel olarak sınıflandırılabilir diye düşünüyorum. Sosyal medyadan güncel bir örnek: önümde bir vidyo var, vidyoda ateşlenmiş füzelerin ışığını ve bir şekilde yere düştüklerini görebiliyorum. Benim şahsi becerilerimle ayırt edebildiklerim bu kadar aslında ama vidyoyu paylaşan hesapta şu yazıyor ” tel aviv semalarındaki iran füzelerini israilin füzesavar sistemi yakalıyor” veya “ıskalıyor“. Bilemiyorum Altan. Hemen hemen her konuda, ilişiğindeki vidyonun adını koymakla meşgul yazılı ifadelerle yüklü milyonlarca post ortalıkta dolaşıyor. En azından benim önüme gelişleri itibariyle bunların doğrulanabilirliği veya yanlışlanabilirliği mümkün değil. Belki daha farklı bir gerçeklikte, mesela gazetecilik ortamında, bunların doğrulanmasını sağlayacak girişimler yapılabilir. Oysa benim gibi sıradan insanların bunlara verebileceği tepkiler bilinçdışında şekilleniyor sanıyorum. Yani bir işlevi var. Öyleyse mesele piyasada dolaşımda kalan ve eldeki imkanlarla doğrulanamayan bilginin ortamdaki işlevi. Söz konusu medyatik bilgi dolaşımı olduğunda, bunların algı manipülasyonları olarak politik işlevler üstlediğini söylemek de büyük bir buluş değil.
Matbuat aleminde yahut entellektüel alanda daha incelmiş halde bulunabilen edimsel ifadelerin “nesnesine gerçekte onu kavrayış tarzına ait olanı isnat etmek“** kusurunu gizleyen bir işlevsellik kazandığını düşünüyorum. Yakın takipçisi olduğum Türkçe Mimarlık Edebiyatı’ndan, buradaki ilk yazımda kurcaladığım hadiseyi özetleyerek bir örnek vereyim: Şimdilerde güncel siyasette pek ağırlığını hissetmesek de, en azından bize intikal ettiği kadarıyla Cumhuriyet’in ilk yıllarında epey su kaldırmış gibi gözüken modern olmak meselesinin, neyin modern olduğunu bilmek yahut adını koymak keyfiyetinin dönemin mimarlık olayını tarihsel bağlamında anlamayı/anlatmayı amaçlayan bir çalışmanın da sorunsalı olması beklenirdi. Fakat olmamış. Neden? Ben bunlarla meşgulüm. Henüz biriktiriyorum ama benim de aradığım, adını koyacağım bir şey var elbette: profesyonel mimarlık işi sermayenin bağrında vücut bulduğu halde, akademik veya profesyonel mimarların yazıp yayınladıkları metinlerin dolaşımda kaldığı alan, yani mimari söylem alanı, mimari oluşun aksine, kültürel bir zeminde ( genelde modern/geleneksel karşıtlığında) var olabilmiş ancak. Öyle olmuş olması tekrar eden ve paylaşılan dolayısıyla yapısal bir keyfiyetin sonucu olsa gerek. Bu çerçevedeki meşguliyetim Türkçe Mimarlık Edebiyatı sütununda biriken yazılar oluyor, olacak. İşte bu çerçeveye Bourdie’nun girişi 2026’nın sürprizi oldu. Benim arkaik, beşeri, aptal ve budala olana tutunarak soyut olandan uzakta, somut kelimelerle berkitmeye çalıştığım zeminde bir gedik açıldı.
Veyahut entelektüel alanı, “entelektüel” düşüncesinin kendisinin tartışıldığı bir uzam olarak da inşa edebilirim – entelektüel alandaki tartışmalar, “Bu bir entelektüeldir ama sağcı bir entelektüel, entelektüel değildir” deme noktasına kadar varabilir. Alan mefhumunu inşa ettiğim andan itibaren, bu bakış açılan hakkında bir bakış açısı benimseyebilirim ve bizzat entelektüel alanı inşa etme mücadelesi fikrine kadar inşa işine devam edebilirim. Bu durumda kendimi neredeyse ilahi bir konuma yerleştirmiş olurum, [ fakat] -her zaman söylediğim gibi- bu kendimi oyuna kaptırma ihtimalini ortadan kaldırmaz ve bu oyun hakkında söyleyeceklerim, oyundaki konumuma bağlı olarak oyuna dahil oluverecektir ve hatta entelektüel alanda tahakküm altında olanlar ve genellikle bilimsel hakikatle daha çok ilgilenenler tarafından bu çok daha iyi anlaşılacaktır.***
O bir sosyolog. Fakat meslekten, doğuştan değil. Akademisyen olarak üniversitede çalışırken, piyasa koşullarında akademisyenlik hadisesinin nasıl gerçekleştiğini bir mesele olarak önüne koyan hatta öncelikli mesele edinen birine rastlamak heyecan verici. Bunu ummazdım. Zanaatını icra ederken kendi konumunu, bu konumun sahip olduğu imkanları ve bu imkanların ( mesela adını koymak) işlevini de hesaba katarak şu meşhur entellektüel alanı bir er meydanı olarak gören yaklaşımına tav oldum. Bu çerçevede kendisiyle son üç ayda yaptığım mesaiye dayanarak söylüyorum: oyun hakkında söyleyeceklerim, oyundaki konumuma bağlı olarak oyuna dahil oluverecektir yargısı ile O’nun dilinde ifadesini bulan edimsellik kavramını bir silah olarak işlevselleştirdiğini düşündüm. Bu silahını hedefininin hareket kabiliyetini sınırlayarak, haricine çıkmaya yeltendiğinde onu etkisiz hale getirmek için kullanıyor gibi. Bu yaklaşımdaki ruhban karşıtı, sıradan gerçeği örtmeye matuf çabalara ayar oluş tavrını, bir mümin kula yaraşan gerçeğe sadakat şerefini nadir ve kıymetli buldum. Üç ay önce keşfettiğim bir herife duyduğum coşkunun beni terketmesi ne kadar sürer bilemem ama şimdiye kadar giderek şiddetini artıran bir okuma coşkusuna ben teslim oldum.
En son elime aldığım kitabı Akademik Aklın Eleştirisi: Pascalca Düşünme Çabaları, yeniyetme okurluğumdan bildiğim bedensel reflekslerimi hatırlattı. Epeydir hileleri tarayan bakışla okumaktan yorulmuşum, teslim olarak okumanın tadına varıyorum bugünlerde. Bu kitabın, Türkçe’de bile onlarca kitabı olan üstadın şimdiye kadar göz attığım, sıraya koyduğum kitapları arasında özel bir yeri var sanıyorum, Poetikası belki. Cephaneliği de denebilir. Akademik, billimsel bir çalışmanın ürünü olmayan, kavramsal bir altyapıya yaslanmadan okunabilen ve muhtemelen yazarın kendisini okura en çok gösterdiği bu kitabın orjinali Méditations pascaliennes 1997’de yayınlanmış, yani ömrünün son yıllarında. Akademik çalışmalarından, belki Opus’u sayılabilecek, ‘entellektüel olanın’ incelemesi Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi (1979) veya muhtemelen en büyük cihadı olan Homo Academicus (1984) veya Türkçe’deki en Bourdieu çevirmenlerinden Nazlı Ökten’in bunu okuyan diğerlerini daha kolay okuyabilir dediği Bir Pratik Teorisi İçin Taslak (1972) yazım dili, okunabilirdiği itibariyle beni püskürtmeye yetti. Benim gibi sıradan bir okur için aşırı kavramsal bir dil kullanımı var ve bunlar sosyoloji kitapları. Bourdie’nun farklı bir bağlamda yaptığı sınıflandırmayı kullanayım: üretici için üretilmiş yayınlar bunlar. Benim için değil. Evrensel mi? Sorunları ve soruları evrensel. Ürün olarak bu kitapların müşteri kitlesi akademisyen sosyolog olabilir sanıyorum. İşte onlar makale yazacak da, referans verecek filan.(Bir rivayete göre dünyada en çok atıf alan isimlerden biriymiş). Üniversitelerin lisans programlarında ders kitabı olmak için fazla yeni, meslekten sosyologların zaten mesleki pratiklerinin gerektirmediği şeyleri okuyabilecek vakit bulabildiklerini sanmıyorum. (Ben de mimar olarak çalışırken bulamazdım.) Ben de sırf okurluğuma ve boş vaktime güvenerek boyumdan büyük işlere kalkıştım ama maksat hasıl olmadı tabi, olmaz. Olsa ne olacak? Bakacağız göreceğiz.
Şimdilik olanlar şöyle: Bourdie’nün zanaati, alanda mevcut olan akademik (skolastik) cepheye karşı bilimsel cepheyi, aktivist bilimi güçlendirmek yolunda şekillenmiştir denebilir. Bu cephenin bir neferi değilim, bilim veya sosyoloji cephesinde olup bitenleri merak etmiyorum. Ele avuca gelmeyen bilimsel çalışmalarından önce, henüz Bourdie’nun meraklarında, O’nun cinini tanıyabildiğimi sanıyorum. Bu özel cini onun ‘bilimsel’ uğraşını önceleyen ve ivmelendiren meraklarında, yani sorularında buldum. Bu buluşun bir yeteneği var. Günün sonunda sadece bir okuru olarak da kalabilirim fakat onun genel olarak şeylere yaklaşım biçimlerine, bu yaklaşımdan bilginin üretilmesine ve o bilginin işlevlendirmesine dair oynanan oyunda oynamaya da talibim. Şimdiye kadar kendi okurluğumla gözlemlediğim bazı şeylerin adını O’nun koyduğunu kabul ediyorum.
*Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları; 2003.
**Akademik Aklın Eleştirisi: Pascalca Düşünme Çabaları, Metis Yayınları;2023.
***Genel Sosyoloji: Collège de France Dersleri (1981-1983), İletişim Yayınları; 2023.

[…] yazı, şu yazının bir devamı olarak okunabilir. Öyle okunursa o yazıdan sonra icad ettiğim yeni sütunun ilk […]
BeğenBeğen
[…] yazı, şu yazının bir devamı olarak okunabilir. Orada, yakın zamanda ummadık bir şekilde karşıma çıkan […]
BeğenBeğen