
Bu yazı, şu yazının bir devamı olarak okunabilir. Özetle, yakın zamanda ummadık bir şekilde karşıma çıkan Bourdie’nun rüzgarına, bir okur olarak neden ve nasıl kapıldığımı; sıradan bir okumanın vereceği okuma zevkini duymak dışında O’nun cehdiyle açılan yolları yürümeye değer bulduğumu; giderek ganimete talip olacağımı söylemiştim o yazıda. Bu bağlamda son üç ay, yeni karşılaştığım Bourdie’nun yeniliğini eskitebilmek için O’ndan ne bulduysam okumaya çalıştığım bir dönem oldu. Bu sürede edindiğim ortalama fikir sayesinde artık üstadın zanaatini daha adil, okur-yazar ilişkisinin okur lehine nisbeten dengelendiği bir zeminde karşılayabileceğimi düşünüyorum. Böylece bu zeminde oynayan başka oyuncuların oyunlarını da izleme imkanım oldu. Oyunda ilerledikçe bazı oyuncuların manevralarını tanıyabilir oldum. İki tanesini mesele etmeye değer buldum. Onları yazacağım.
I.
Şimdiye dek yaptığım matbuat taramasından gördüğüm şu oldu: Bourdieu kitaplarının Türkçe yayın hakları üzerinde henüz bir yayıncı tekeli oluşmuş değil. İlk çevirileri Kesit Yayıncılık tarafından 1990’lı yıllarda yayınlanan üstadın bugün piyasadaki yirmiden fazla kitabı belki sayısı onu (10) aşkın yayıncı tarafından Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmış. Bu çeşitlilik içerisinde İletişim, Metis gibi babalar da var, oyuna dahil olmaya çalışan Dergah da. Anladığım kadarıyla yayıncı kimliğiyle Bourdie sevdasını örtüştürmeye çalışan biri daha var: Heretik Yayıncılık. Şuraya bakılırsa, şimdiye kadar 9 Bourdieu kitabı yayınlamışlar. Yayınevinin kurucusu Levent Ünsaldı yayınladığı Bourdieu kitaplarının Türkçe çevirilerini genelde kendisi yapmış. Derli toplu bir biyografisini bulamadım. Ekşi’den, oradan buradan devşirdiğim kadarıyla: kendisi akademik kariyerini Fransa’da sürdüren bir sosyolog iken, 2010’lu yılların başında Ankara’ya dönmüş, DTCF’de görev yapmaya başlamış ve akabinde Heretik’i kurmuş, bir süre yayıneviyle birlikte yürüttüğü akademisyenlikten de 2010’lu yılların sonlarına doğru istifa etmiş veya ihraç edilmiş. Bir de şunu gördüm, bu on seneyi aşan Türkiye yılllarında sosyal bilim camiasından hatırı sayılır bir fan kitlesi oluşmuş. Youtube kanalı var, orada da benzer içeriklerle yayın yapıyor. Bourdie bağlamında yaptığı epey konuşması da var. Verili şartlarda Bourdie uzmanı sayılır. Ana akım matbuatın haricinden giderek giderek memleketteki Bourdie Yetkili Bayisi olmaya oynuyor gibi. Matbuatta, özellikle sosyal bilimler ve felsefe kategorisinde, bunun örnekleri de var: Aziz Yardımlı ve İdea Yayınevi, Levent Özşar ve Biblos Kitabevi ilk aklıma gelenler. Bunların kıymetini okurları bilir, benim bildiğin adını ne koyarsanız koyun kelimelerle oynanan bu oyunda Türkçe bilmek işe yarıyor.
Bazılarını bir önceki yazıda saydığım, şimdiye kadar radarıma takılan Bourdieu kitaplarının çevirileri de gayet iyiydi bana kalırsa. En azından aksayan, kulak tırmalayan ifadelere rastlamadım. 2021 yılında Nika Yayınevi tarafından yayınlanan Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi‘nin ancak okuyabildiğim kısmında, çevirmenler Derya Fırat ve Günce Berkkurt’un yazdıkları önsözde, genelde Bourdieu çevirmenin hususiyetlerine değinen yazarlar verdikleri bir dipnot özelinde bu kitabın çevrilmesi ve yayınlanması sürecine değinirken Heretik Yayıncılık’ı da pek de olumlu sayılmayacak bir şekilde anıyorlar. Buna göre aynı çevirinin 2015 yılındaki ilk baskısının yayınlanması sürecinde Heretik Yayıncılık, çevirmenlerin ifadesiyle o zamanlar “Türkiye’de yayınlanan Bourdieu çevirilerinde titizlendiğini iddia eden bir yayınevi olması“na rağmen pek de öyle hareket etmemiş. Yazdıkları önsözde kendini gösteren söyleyiş gücü itibariyle çevirdikleri metnin de söyleyiş gücüne titizlik gösterdikleri anlaşılan çevirmenleri üzdükleri için Heretik’i not etmiştim. Bourdieu okurları arasında “Türkiye’de yayınlanan Bourdieu çevirilerinde titizlendiğini iddia eden bir yayınevi olması” hala kendine alıcı bulur mu bilemem. Bulmamasını isterim. Bu isteğimin dayanakları var. Biraz da faşizm.
Güç olan söylemektir; doğruyu söylemek değil.*

Söz konusu edeceğim kitap, künyesinde yazana göre Heretik Yayıncılık’ın ilk kitabı olarak 2013 yılında yayınlanmış: Seçilmiş Metinler, Türkçe Söyleyen: Levent Ünsaldı. Fransa’da Choses Dites başlığıyla 1987’de yayınlanan, üstadın söyleşilerini, konferans bildirilerini vs. içeren ve okunması nisbeten kolay olması beklenen bu kitabın Türkçe çevirisi, Levent Ünsaldı’nın hazırladığı bir takdim yazısı da içeriyor. Yazarın “Peki ya “Bourdieucü” olmak veya olmamak?” coşkusuyla bitirdiği takdim yazısının ardından da Bourdieu’nün yazdığı önsöz var. Onun ilk paragrafını alıyorum buraya.
Sosyolojideki özel yazım güçlüklerinin altını yeterince çizdim ve burada okuyacağımız metinler belki de bu güçlüklerden fazlasıyla bahsediyor. Ancak bu durum -en sarih tekrar ve noksanlıklarından arındırılmış- buradaki, sunum, mülakat, konferans veya tebliğlerin yazılı suretlerinin neşriyatını sanırım haklı kılmaktadır. Kağıda aktarılmış söylem garip bir üründür; “yazan” ve “söyleyecek bir şeyi olan” arasındaki doğrudan bir karşılaşmada tasavvur edilen (bir sosyal ilişkinin her tür doğrudan deneyimi dışında ve aynı şekilde hemen kavranan bir sorunun zaruret ve teşvikleri dışında), her türden direniş ve tasvip alametleriyle tezahür eden bir üründür. Kendi üzerine kapanmanın eşi bulunmaz erdemlerini söylememe gerek yok. Diğer etkileri dışında, şurası açıktır ki; okurun özgürlüğünü tam kılmak için yazarın olabildiğince geride durduğu, böylece söyleme müdahilliğini açığa çıkaracak retorik tesirleri (birinci tekil şahıs kullanımı gibi) kendisiyle beraber götürdüğü bir metnin özerkliğini tesis eder.
Boldları ben yaptım. Kağıda aktarılmış söylem garip bir üründür. cümlesinden itibaren cızırdamaya başlayan bir şeyler duyuyorum ama henüz okuyorum da, son cümleye geldim, onu tekrar tekrar okuyorum: Hayır bu Türkçe söylenmiş olamaz. Anlamını çıkarabilecek gibi oluyorum: Hayır Bourdieu böyle bir şey söylemez. Levent Bey siz naptınız? Levent Bey söyleme müdahilliğini açığa çıkaracak retorik tesirleri kendisiyle beraber götüremediği bir metin tesis etmiş gibi duruyor ya da Türkçe bilmiyor.
İşi polisiyeye döktüm, kitabın Fransızcasını buldum, ilgili kısmı kopyalayıp Google Translate üzerinden İngilizceye çevirdim. Hayır Bourdieu böyle bir şey söylememiş. Kitabın İngilizce Çevirisini buldum, ilgili kısma baktım. Hayır Bourdieu, tam tersini söylemiş. GT çevirisiyle İngilizce kitabın çevirisi de örtüşüyor. Profesyonel çevirmenlik yapan bir arkadaşa sordum, çevirideki kusurlu noktaları teyit etti. Bourdieu hep söyleyegeldiğini söylemiş aslında. Fakat söylediğini bize ulaştırma iddiasında olan Bourdieu’ye hakkını vermemiş.
Written discourse is a strange product, which is created in a pure confrontation between the writer and ‘what he or she has to say’ outside any direct experience of a social relation, and outside the constraints and temptations of an immediately perceptible demand, which takes the form of a variety of signs of resistance or approval. I do not need to mention the irreplaceable advantages of being thus closed in on oneself: it is clear that, among other effects, this closure founds the autonomy of a text from which the author has as far as possible withdrawn, merely removing the rhetorical effects meant to display his intervention and involvement in his discourse (even if this goes no further than the use of the first person), as if to leave the reader’s liberty intact.
Bu paragraf In Other Words: Essays Towards a Reflexive Sociology başlığıyla 1990 yılında yayınlanan ingilizce çeviriden alıntı. Meramımı iyice görünür kılmak için, şu okur İngilizcemi kullanarak bold yaptığım kısımları çevirmeyi denedim. Fakat özellikle ikinci cümlenin içinden çıkamadım. Ki en kritik olan da o. Levent Bey de içinden çıkamamış. Özetle şu noktaya takıldığımı söyleyeyim: comme pour / as if kalıbının yerini Türkçe metinde göremedim. Böyle bakınca metinde asla tam anlaşılmayan fakat bir şekilde tesis edildiği söylenen metnin özerkliği aslında metnin sanki-özerkliği olarak kurgulanmış diye anlıyorum ben. Bu bağlamda okurun özgürlüğü de öyle. okurun özgürlüğünü tam kılmak için/as if to leave the reader’s liberty intact. Ki bu da Bourdieu’nun kastının tam tersi istikamete yol vermiş. Bu yolun Bourdieu yolu olmadığını, O’nun yaklaşımıyla çeliştiğini, O’nun hakkında ortalama fikri olan okurlar bile bilir. Üstadın böyle sanki-özerk, sanki-bilimsel yapıları mesele edindiğini de bilir.
Öyleyse Bourdie uzmanı Levent Bey neden aksini söylemiş? Türkçe söylediğini Türkçe Okumuş mu Levent Bey? Ne yaptığının, Bourdieu’da ne aradığının farkında mı acaba? Bunlar meşru sorular, Levent Ünsaldı’nın suyu bulandıran Bourdieucülüğü de bir vaka.
II.
Levent Ünsaldı’nın bu yayınının hemen ardından 2014’te Cogito Pierre Bourdieu özel sayısı yayınlamış. İçerisinde Bourdieu’nun 1993’te yaptığı bir konuşmanın metni ve bir kaç makalesininin yanında farklı yazarların Bourdieu bağlamında yazılmış makalelerini içeren bu yayında Levent Ünsaldı’nın Güney Çeğin’le birlikte hazırladığı bir makaleye de yer verilmiş. Sayının editörleri Güney Çeğin, Emrah Göker ve Nazlı Öktem. Bu dört isim benim Bourdie dolayımında aşinalık kazandığım isimler. Bir tek Emrah Göker’i eskiden bilirdim. Ben öğrenciyken bir blogu vardı: istifhanem. İçeriklerini pek değerlendiremesem de yazdıklarını okurdum. Türkçesi akardı. Keza yeni tanıştığım Nazlı Ökten de en yetkin Bourdieu çevirmenlerinden biri gibi duruyor. Güney Çeğin ismine kulak dolgunluğum var sadece. Bu özel sayının yayınını biraz speküle ederek, Bourdieu sevdası oyununda bir yere koymaya, bir karşı atak olarak değerlendirmeye meyilliyim. Yani ki Levent Ünsaldı’nın “Peki ya “Bourdieucü” olmak veya olmamak?” diye biten, Bourdie’yu Türkçe okurlara açmaya matuf takdimi, “Bourdiecu olmak bizim işimiz” diye karşılanmış gibi duruyor.

Türkçe becerilerine ve titizliklerine bakarak evet onlar bu işi daha iyi yapıyor diyebilirim. Fakat Bourdiecu olmak ne işe yarar diye sorunca işler biraz karışıyor. Bu piyasada Bourdiecu olmak veya olmamak söz konusudur ama mesela Bourdieu karşıtı olmak da söz konusu mudur? Üstadın her fırsatta değindiği muarızlarından Türkiye’de var mıdır? Yoksa Bourdieucu olmak ne işe yarar? Varsa Bourdieucu olanlar bunlara değinecekler mi? Yoksa Bourdieu yer çekimi olmayan bir uzamda ağırlıksız olarak mı salınacak?
Bir şeyin ya lüzumunu ya da lüzumsuzluğunu hissetmeli, fakat herhalde, hissetmelidir.*
Burada şunu söylemem gerek, bir söylemin hedefi yoksa, yankılandığı alanda muarızlarını ortaya çıkarmıyorsa o söylemin bir ağırlığı yoktur diye düşünürüm: karşınızda iktidardaki partinin kendisi veya yandaşı yoksa, iktidar partisine muhalif söylemin de muhalif bir gücü yoktur. Mesela iyi bildiğim Türkçe Mimarlık Edebiyatı’nı bu teraziye vurarak bir ağırlığı olmadığını söylüyorum. Bu alanın bir söylem kapasitesi, yazarları, yayıncıları vs. var ama muarızlarını çıkaracak gücü yok. Biri çıkar bir şey söyler ve o öylece havada kalır. Yere düşmez. Pek itiraza konu olmaz, çünkü söylenenin zaten bir şeye, bir kimseye değdiği pek yoktur. Yapısı gereği tartışma doğurmaz. Ben de bu yapının izlerini, Bourdie’nun benzer yapılara karşı geliştirdiği söylemde bulduğum için kıymetli bulmuştum. Pek de uzun sayılmayacak bir mesaiden sonra sonra gördüğüm o ki, bu memlekette (ben gibi) Bourdie’nun cazibesine kapılanlar genelde O’nu tanımadan önce de karşı olduğu yapılara cephe almak için veya cephesini güçlendirmek için O’nun sağladığı mühimmat desteğine başvuruyor. Dolayısıyla Bourdie’nun oyundaki ağırlığı, yani içinde koşullandığı bilgi üretim mekanizmalarına karşı geliştirdiği söylem ıskalanabiliyor.
Bir Bourdieu okuru olarak şunu söylerim: Bourdie’nun silahıyla silahlanmaya çalışanların, bu silahı kendilerini koşullandıran yapılara karşı kullanmaya kalktığına, yani Bourdieu cinine sahip çıktığına, henüz rastlamadım. En azından söz konusu Cogito özel sayısına editörlerin hazırladığı, “Özerk ve Müdahil Bir Sosyal Bilim İçin” başlıklı,Türkçesi itibariyle gayet de iyi yazılmış gözüken giriş yazısında aradığımı bulamadım. İlk paragrafını buraya alıyorum.
Pierre Bourdieu 30 Ekim 1989’da Fribourg Üniversitesi’nde FrankreichZentrum’un açılışı için yaptığı “Düşüncelerin Uluslararası Dolaşımının Toplumsal Koşulları” başlıklı konuşmada, düşüncelerin, ürünü oldukları üretim alanını beraberinde götürmedikleri için bağlamları olmadan dolaşıma girdiklerinin altını çiziyordu. Marx’ın Komünist Manifesto’ da Alman filozoflarının sosyalist ve komünist Fransız yazınım, içinde oluştukları yaşam koşullarını dikkate almadan özümsemeye çalıştıkları için, ağır bir şekilde eleştirdiğini hatırlatan Bourdieu, bir yazarın başka bir dile çevrilme, yayımlanma, okunma ve tartışılma süreçlerinin önemi konusunda okuyucuyu uyarıyordu. Ölümünün ardından 12 yıl eçmesine, Michel Foucault’yla birlikte sosyal bilim endekslerinde en çok başvurulan yazarlardan biri olmasına rağmen en önemli eserlerinin bir çoğunun Türkçede hala yayımlanmadığı göz önüne alındığında, Bourdieu hakkında özel bir sayının önemi daha iyi anlaşılabilir. Cogito gibi sadece üniversite alanına değil, daha geniş bir okur kitlesine hitap eden bir düşünce dergisinin Bourdieu’ye bir sayı hasretmesi, özel çeviri zorlukları ve Türkiye’ de yayıncılık alanının kendisine has karmaşaları nedeniyle henüz özümsenememiş bir düşüncenin, bir araştırma programının üzerinde çalıştığı sorunların giderek daha yakıcı hale geldiğine işaret ediyor.
Öyle olsaydı, yakıcı olaydı, mesela editörlerin tesbit ettikleri işaret noktasını takip ederek, işaret edilen sorunları kurcalayan, en genelde Türkçede Bourdieu yayıncılığının serancamını sorunsallaştıran bir çalışmayı bu özel sayıda görebilirdik. Bu çalışma, o güne kadar yalnızca Heidegger, Benjamin, Freud vs. gibi sosyal-bilim felsefe klasiklerine özel sayılar çıkarmış olan Cogito’nun en önemli eserlerinin bir çoğunun Türkçede hala yayımlanmadığı Bordieu’ya özel bir sayı hasretmesinin sebebini, giderek bunun Türkiye’ de yayıncılık alanının kendisine has karmaşaları içerisindeki işlevini sorgulayabilirdi. Bordieu’nun tadı böyle çıkardı. Ama yok. Yirmiyi aşkın makale arasında böyle bir çalışma yok. Başlıklarından seçebildiğim kadarıyla yayınlanan makaleler genelde Bourdieu’nun farklı kullanım alanlarına ilişkin: Kent Sosyolojisi, Eylem sosyolojisi, Çeviri Sosyolojisi vs. Olabilir.

Bu özel sayıdan çok daha önce 2007’de yayınlanmış, Cogito’nun yayınlandığı 2014 yılında 3. baskısını yapmış bir derleme kitap daha var. Emrah Göker ve Güney Çeğin’in de editöryal kadrosunda kadrosunda yer aldığı Ocak ve Zanaat derlemesi İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış. Bu yayında Bourdieu Cogito özel sayısına nispetle daha farklı bir güzergahta görünür kılınmış gibi duruyor. Adını koymak gerekirse burada daha politik, kavgacı taraflarıyla öne çıkan Bourdieu Cogito’ta daha kültürel, bilimci bir çerçevede anılmış. Ocak ve Zanaat’in editörler tarafından hazırlanan giriş yazısının son cümlelerini de savımı desteklemesi için buraya alıyorum.
Çünkü derlemenin yazarlarını biraraya getiren muharrik güç, anlamanın ön şartını oluşturan düşüncede dostluğun güçlü bir bilimsel eleştirinin inşası için de gerekli olduğu gerçeğidir. Bu derlemedeki kolektiflik, Türkiye’de Batı’da üretilen episteme ile eleştirel bir ilişki kurulamamasının yarattığı kronik tüketimciliği ve düşünce geleneğinin süreklilik kazanamamasından kaynaklanan “fildişi kule-hayat” arasındaki suç ortaklığını aşma girişimlerinden yalnızca biri olarak görülmelidir.
Cogito giriş yazısından yaptığım alıntıda kendini gösterene kıyasla buradaki söylemin ton farkı, suç, güç, güçlü gibi kavgada söylenecek kelimelerin yoğunluğuyla kendini gösteriyor.. Derleme, antoloji gibi yayınlarda böylesi ton farkları olabilir. Aynı olmaması sorun değil, mesele bu farkların hangi etkilerle ortaya çıktığını konuşabilmektir. Bourdiecu olmak bunu sorgulamayı gerektirir. Dolayısıyla Bourdieucular ve Bourdieu bağlamında yaptığım kıyasın meşru olduğunu düşünüyorum. Bu üstünkörü yapılmış kıyasın gösterdiği farkın hangi değişkenlerin etkisiyle ortaya çıktığı da mesele edilsin isterim. Bu bağlamda değerlendirilebilecek suç ortaklığını aşma girişimlerini suç ortaklarının karşısında, onlara muarız halde görmek isterim.
III.
Bourdie’da herkes aradığını bulabiliyor. Bourdieu yerine Bourdieu uzmanlarına kulak verseydim Bourdieu cinini bulamazmışım.
*Bütün Yazıları, Orhan Veli, Can Yayınları; 2020.
