Otel, banka, mektep, iskele, şimdi dışarıdan minaresi ve içeriden minberi eksik birer cami karikatürüdür. Bu tarz inşa usulüne mimarlarımız “Türk Mimarisi” diyorlar. Hakikaten bu çirkin taş yığınları Türk Mimarisi midir? O halde güvercinler neye bu mimariyi bir türlü sevmiyorlar?
Çini gibi, şark mimarisinin mütemmimi olan güvercinler, semanın her köşesinden üşüşerek, kubbe ve minare olan yerlerde küme halinde toplanırlar. Sinan’ın en hakiki hayranları, şadırvanlar etrafında, fıskiye, fıskiye serpintileri ve kavs-ı kuzahları içinde oynaşan bu lacivert kanatlardır.
Halbuki güvercinler, ne ecnebi banka binalarının sahte arabesklerine, ne de Evkaf hanlarıyla Seyr-i Sefain İskelelerinin kubbelerine ve süslü saçaklarına aldanıyorlar. Düyun-u Umumiye’nin damları üstüne bir güvercinin konduğunu henüz bir kimse görmemiştir. Güvercin, şayan-ı hayret bir anlayışla usta Sinan ve Kasım’ı aciz mukallitlerinden ayırmakta zerre kadar tereddüt göstermiyor.
Büyük mimarlarımızın bazen fikir danışması için, sanayi-i nefise encümenine bir güvercinin de aza intihab edilmesi acaba muvafık olmaz mıydı?
Ahmet Haşim yazmış, 31 Mayıs 1926’da Akşam Gazetesi’nde yayınlanmış ‘Güvercin’. Üzerinden bir asır geçmiş. Ben daha taze bir mimarlık eleştirisine rastladığımı hatırlamıyorum. Güvercinleri yahut şayan-ı hayret bir anlayışla hareket eden herhangi mahlukatı cezbedilmek becerisini mimari değerlendirme kriteri olarak almak hoştur. Bakalım.
Ahmet Haşim, malum, şair. Kendinden sonrakilere verimli bir şiir alanı bırakmış. Ki akranı Yahya Kemal’le birlikte modern türk şiirinin kurucularından sayılır. Birbirlerinden pek de zevk almadıkları söylense de, isimleri şiir aleminde genelde birlikte anılır. Fakat yaşam öykülerine kabaca göz atarak başkaca pek de ortak noktaları olmadığını görebiliyoruz. Yahya Kemal devletlü ve yerlici olmuş, Ahmet Haşim İstanbullu ve yabancı kalmış denilebilir. Maişet kaygısından olsa gerek, bilhassa erken Cumhuriyet devrinde gazetelere yoğun olarak yazılar yazmış. Bu yazılar külliyatı Zeynep Kerman-İnci Enginün tarafından derlenmiş ve 1991 yılında Dergah Yayınları tarafından 3 cilt halinde yayınlamış. Konuları itibariyle belki bir kısmı eskimiş olabilir fakat kalemiyle dipdiri yazılar bunlar. Şurada hocaların hocası Orhan Okay “Hâşim, son devir edebiyatımızın cemiyet meseleleri ile en ilgisiz şairidir.” deyivermiş ama halt etmiş. Sanırım Yahya Kemal gibi Eğil dağlar: İstiklal Harbi Yazıları başlıklı bir derlemeye malik olmadığı için öyle söylemiş. Ama yazılar külliyatına bakarak devrinin cemiyet meselelerine böylesine kaptırmış başka şair olmamış diyebilirim. Kediler, köpekler ve sinekler, çirkin bir adam, elektrik vs. Orhan Okay’a göre cemiyet meselesi olmayabilir. Bana göre şairin onlara el atışı meseledir. Ve o bıyık altından gülüşü, hayreti;”Zelzele, dün gece İstanbul’u uykusunun en tatlı yerinde oynattı. Garip Şey!” deyişi, büyük cemiyet meselelerine uzanamayacak kadar şair kalanların gizli silahı hep tetiktedir.

Bu yazılar külliyatını tek bütün halinde değerlendirmek işimiz değil. Arayan aradığını bulur. Benim arayışıma cevap veren, Türkçe mimarlık edebiyatı bağlamında değerlendirilebilecek epey yazı var bu külliyatın içinde. Fakat meselesi tek: devrinin en büyük mimarlık olayı, hakim inşa usulü “Türk Mimarisi”. Genelde mimarlık olaylarının, özelde bu mimarlık olayının mimarlar haricinde ele alındığına pek rastlamayız. Mimarlar da tarihe karıştıktan yarım asır sonra ancak mimarlık tarihi kürsüsünden el atmışlar bu olaya. Hülasasına buradan göz atılabilir. Dönemin mimari atmosferini kültürel çerçevede bir yerlere oturtmaya çalışan Günkut Akın’ın esaslı ve taraflı makalesine buradan bakılabilir. Benim fikrim çok da Haşim’in söylediği gibi olmadığı yönündedir. En azından Beşiktaş İskelesi öyle karikatür filan değildir. Ayrıca şairin ustası Sinan’ın eserlerinden biri dahi Kuşkonmaz Cami diye bilinir; postulat yanlış.
Ahmet Haşim’in Türkçe mimarlık edebiyatı bağlamında değerlendirilebilecek yazılarından bir kısmı mimarlık literatürüne girmiş. 2007 yılında Akın Nalça serisinden çıkan Tereddüd ve Tekerrür: Mimarlık ve Kent Üzerine Metinler 1873-1960 kitabında değerlendirilmiş. Bu kitapta dönemin atmosferine uyarak, şöyle biraz geçmişimle barışayım biraz da kemküm konuşayım diyerek, kıyıda köşede kalan mimarlık gündemli eski metinleri derlemiş atanamayan Uğur Tanyeli yahut Bülent Tanju. Derlediği metinlerin yanındaki fiyakalı sayfalara da kendi fiyakalı yorumlarını eklemiş. Edebiyat aleminden üç ismin metinleri var : Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi.


Bu yazının vesilesi Ahmet Haşim olduğu için, burada sadece O’nun derlemeye alınan yazılarını mesele edeceğim. Tereddüd ve Tekerrür‘de şairin külliyatından alınmış Güvercin dahil 8 tane ‘metin’ var. Ne kitap genelinde ne Ahmet Haşim özelinde bu ‘metin’lerin neden ve nereden seçildiğine ilişkin bir açıklama yok. Fakat Tanju’nun ‘metin’lerin kenarına iliştirdiği yorumlarına bakarak yazıların Tereddüd ve Tekerrür leitmotifi‘ne faydasını filtreleyecek bir değerlendirme süzgecinden geçtiğini sezmek mümkün. Yazıların faydasız kısımları atılarak işe yarar metinler haline getirilmiş. Üstelik yazıların yayın tarihleri de yanlış. Mesela kitapta 1928 yılında yayınlandığı belirtilen “Mürteci Mimari” yazısı, derlemenin de kaynağı olduğunu sandığım, Dergah’tan çıkan Külliyata göre 1924 yılında yayınlanmış. Bu fark kaale alınmayacak türden değil. 1924 yılında, şairin ‘Mürteci Mimari’ veya ‘Türk Mimarisi’ adını koyduğu inşa usulünden başkasını bilen mimar yoktu memlekette, 1928 yılında ise esamesini okuyacak göt yoktu kimsede. (Bkz.: Nahoş Bir Olay) . Bu fenomeni hedefe koymanın 1924’te bir ağırlığı vardı 1928’de yoktu. Mesela “Mürteci Mimari” yazısına Mimar Ali Rıza’dan bir cevap geldiğini öğreniyoruz Dergah yayınından. Ama bu cevap Tanju’nun seçkisinde yok. Daha önce yayınlandığı halde Tereddüd ve Tekerrür‘de 1928 yılına tarihlendirilmiş 3-4 yazı daha var. Bu tarih sapmaları şu ilk cümleyle yorum kürsüsüne çıkmasına yol vermiş : 1928 yılı Ahmet Haşim’in mimarlık ve kent bağlamında tereddüd ve tekerrür ikilisini zorlayan metinler ürettiği bir yıl olarak kaydedilmelidir. Kaydedilemedi, postulat yanlış.
Gelecekteki mimarlık üzerine düşünürken Ahmet Haşim, 1930’larda çoğalacak mimarlar tarafından yazılmış metinlerin ağırlıklı eğiliminin tersine, kent ve mimarlığı birbirleriyle ilişkisiz fenomenler onlarak tahayyül etmez. Üstelik bu ilişkileri, karmaşık ve dinamik ilişkiler yığını olarak kavrar ve bu ilişkileri söz konusu karmaşıklıktan soyutlamaya çalışmaz. Sözgelimi, başka metinlerden anlaşıldığı kadarıyla otomobilden hoşlandığı söylenemez, giderek taşıt trafiğinin sokak ve sokak hayatını öldürdüğünü düşünür. Ama öbür taraftan kentin genel hareketinin, akışkanlığının yaşamsal ve otomobilin de hayatın umumi manzarasını geri gelmemek üzere değiştiren bu alışkanlığın önemli bir parçası olduğunun farkındadır. Ya da müstakbel mimarlığın korkunç ve çıplak mik’ablar aracılığıyla kendini göstermesi onu ürkütmez; kaçınılmaz değişimi olumlamaya devam eder. Değişim iyi ya da kötü olması ona ne kadar müdahil olunabildiğine, inşa edenlere bağlıdır: Haşim’in ifadesiyle “işte o kadar”.
Bu da kitapta yer alan ve bir sayfayı doldurmayan ‘Güvercin’in yan sayfasına düşen yorum. İşte şairin el atmaya kifayetsiz kaldığı büyük cemiyet meseleri böyle şeylermiş herhalde diyorum. İşte gene bir hoca uzmanlığı bir yerlerden çıkmış Haşim’in yazılarına el atarak O’nu büyük meselelerine alet etmiş. Fakat ben hala Ahmet Haşim’i gelecekteki mimarlık üzerine düşünürken hayal edemiyorum. İşte ‘Güvercin’ burada: Yalın, temiz, acımasız. Yazıda somuttan kaçan tek bir kelime olmadığı halde, bu ‘metinden’ yola çıkarak uçsuz bucaksız kavramsal bir zihin dünyasına ya da farkındalığa savrulmak nasıl açıklanabilir peki? Bu farkındalık neye açıklık getirebilir? Ekürisi Uğur Tanyeli‘de sık rastlanan bu tavrın altında kendi gündemlerini dayatmak uğruna el attıkları şeyi manipüle ederek taşeronlaştıran, kendi öncelikleri hizmetinde işlevselleştiren coloniser bakışı olduğunu düşünüyorum. . Uzun erimde, farklı vakalar üzerinden bu minvalde spekülasyonlar yapmaya devam edeceğim. Yolum düşmüşken bir iki sallayayım, hem de mimarlık uzmanlarının esastan ne kadar uzakta iş gördüklerine fevkalade bir örnek vereyim, güvercini ne hale getirdiklerini göstereyim de şairlerden umduğum medet iyice bilinsin istedim.
:


Biri meşhur Çamlıca Cami, diğeri meşhur Sancaklar Camii. İlkini sevmeyen mimarlık sosyetesi ikincisini çok sevdi. Neden? Kem küm. Eş zamanlı yapılmış olmaları sebebiyle bir mimari tartışmanın nesneleri oldular ve bu tartışma gene zihin dünyasına ait kavramlar üzerinden yapıldı, öyle yapılmak zorundaydı. Oysa basit ve yaya kalarak bu tartışmayı geçersiz kılmak mümkün. Bir yerden bakınca aralarında bir fark görünmüyor: ikisi de zihinsel öykünmelerin türevleri; İkisinin de cemaatinden çok ziyaretçisi oldu; ikisi de yaya erişimine yönelik değil ancak arabayla ulaşmak üzere yapıldı. Hatta ilki için bir karayolu tüneli de yapıldı. İkincisi zaten otoyolun kenarındaydı. Hangisinin güvercin sakinleri olabilir? Bırakalım diyorum hangisinin ne idüğünü arabayla camiye gidenler bilsin. Yaya kalmak hakkını saklı tutarak “otomobilin de hayatın umumi manzarasını geri gelmemek üzere değiştiren bu alışkanlığın önemli bir parçası olduğunun farkında” olmayıverelim. Tanju’nun farkındalığına rağmen Haşim de değildi, güvercinler de değil. Ben bu konuda nihai değerlendirmeyi unutulmuş bir sünneti ihya ederek cami yıkımına başlayacak nesle bırakıyorum.

Güvercinleri bir imge olarak işlevselleştirmek de mümkün. Haşim’in yazısından mülhem olduğunu sandığım yandaki kitap kapağına bakarak İstanbul’u anlayanlar bile olabilir. Onlara hadi oradan İstanbul’u anlamıyorsun diyemem. Derdimiz İstanbul’u anlamak değil diyebilirim. Ben güvercinleri Haşim’in yaptığı gibi bir kılavuz olarak almayı öneriyorum. Şöyle formüle edebilirim: İşverenin ya da sahibinin kastettiği sınıf (cami örneğinde arabayla camiye gidecek olanlar) dışından müşterileri olabiliyorsa bir yapının (güvercinler ?), o yapının hakkını vermek gerek. O’nun hariçten müşterilerine sağladığı imkanları kurcalamak benim derdim oluyor.
Böylece güvercinlerin şayan-ı hayret bir anlayışına yaklaşabilmek at izini it izinden ayırmayı öğretebilir sanıyorum.

[…] jestlerini masaya yatıracağım. Bu masayı döneminin eskiyi ihya etme iddiasındaki mimarlarına “Hani güvercinler nerede?” diye soran Ahmet Haşim kurdu. Buradayız diyorum. Mimarları veya mimarlık uzmanlarını […]
BeğenBeğen
[…] İstanbul 1900-2000: Konutu ve Modernleşmeyi Metropolden Okumak başlıklı kitaptan alıntıdır. Bir önceki yazıda andığım coloniser bakışın fevkalade bir örneği olduğu için buraya aldım. Orada […]
BeğenBeğen