TEĞET bir çok projede yaptığı gibi bu binada da, ikonik yapı birmlerinden oluşan bir çok kültürlü ve anakronistik bir kompozisyon ortaya koymuştur. Örneklerle açıklamak gerekirse; kitapçı 19. Yüzyıl Avrupa kütüphanelerinin cömert hacimli mekanları, oditoryum, İtalya’daki ya da İran’daki sarayların üst katlardan -ve kolonadlar ardından- meydana bakan locaları ve atriumda yükselen rampa ziguratların zigzakları akılda tutularak tasarlanmıştır. Model alınan bu arketipler YKKS’de, tarihsel ve coğrafi referanslarını öne çıkarmayan soyut bir ifadeyle yorumlanmıştır. Bu sayede, binanın dili, postmodern bir kolaj olmanın ötesine geçerek, mimari kültüre dair çağrışımları, anıları ve hisleri derinden canlandıran “modern” bir eklektisizm sergilemektedir.

Bu yazı, şu yazının bir devamı olarak okunabilir. Orada, İstiklal Caddesi’nde yer alan, 2017 yılında açılışı yapılan YKKS binası ve hemen peşinden yayınlanan YKKS: Kente Bir Açılım kitabı dolayısıyla gelişen mimarlık olayını kurcalamıştım. Binanın methini ilk açıldığı yıllarda asla mimari gündemi bazı arkadaşlarımdan duymuştum. Alakasız insanları bina methiyesinde birleştirebilmek şüphesiz ki bir olaydı. Ben binada methedilecek bir şey göremediğim halde, acaba neyi göremiyorum diyerek binaya methiye olarak yayınlanan kitaba baktım. Binanın aslında mimari bir başarısızlıkmış da. Şöyle ki, tasarımcısının ilk mimari proje aşamasında -2010’da yapılan yarışma projesi- kastettiği mimari jesti bina ortaya veya yer aldığı meydana koyabilmiş değil. Meğer ilk mimari proje uygulama aşamasında revize edilmiş ve bina da öylece tamamlanmış, şakası da kağıt üstünde kalmış. Kağıt üstündeki bu şakanın adı Kente Bir Açılım olmuş. Kitaptaki yazılarda bu değişiklikten bahis yok, fark yok sayılmış. Tasarımcısı da (TEĞET) bina tamamlandıktan sonra kendisiyle yapılan söyleşide kağıt üzerinde kalmış şakasına vurgu yapmaya devam ediyor. O da uygulama sürecinde yapılan değişiklikten bahsetmiyor. O halde binaya ilişkin söylenenler binanın ne olduğuyla değil, ne olmasının istendiğiyle alakalı olsa gerek. Bu bağlamda Kente Bir Açılım ve mimari kültüre dair çağrışımları hakkında spekülasyonlar yapacağım. Yukarıdaki alıntı YKKS: Kente Bir Açılım kitabının Mikrokosmos başlıklı ilk yazısından. Burcu Kütükçüoğlu yazmış. Aşağıdaki alıntıyla olan benzerliği göz kamaştırıcı. Karı-Koca da olsalar bu radde aynı mideden konuşmak aşktan olmasa gerek.
Nasıl seçtiniz? Bir izlek var mıydı?
M.K.: Çok var, biz bütün sunuşların başına, sunuş kadar nelerden etkilendiğimizi de koyuyoruz. Bu mekanların bizde çağrıştırdığı mekanlar var. Mesela bu tektonik seçimler ya da malzeme seçimleri kesinlikle rastgele değil. Bir kere çağrışımları var; mesela, kitapçı. Aynı zamanda o eski kadim kütüphaneler gibi bir kitapçı. Hatta o yüzden bazı insanlar oraya kitapçı değil de kütüphane diyorlar. Eski kütüphanelerin yerden yükselen ahşap duvarları vardır, burası da öyle. Loca mesela, çok amaçlı salon, aslında hem doğuda hem batıda şehir meydanlarına yukarıdan bakan büyük teras balkonları anımsatıyor. O aslında dış mekanın parçası. Bizim burada çalıştığımız insanlarla paylaştığımız bir dünya külliyatı var, ona bir şeyler ekliyoruz, çıkarıyoruz. Zaten bir mekan hayal edince, yavaş yavaş üç beş proje yapınca da insanın aklına geliyor “Bak bu, buna benziyor, şöyle bir çağrışım yapıyor” diyorsun. Böyle uzaydan inme, hiç kimsenin görmediği bir şey yaptık şeklinde bir iddiamız olmadığı gibi, tam tersine o külliyatın içinde kafamıza yer etmiş belli bazı şeylere bağlanmak önemli.
Mesela, spesifik bir nokta var mıydı?
M.K.: Şu fikir vardı: Meydanın binanın içine girmesi. Bu biraz özet bir fikir. Ondan sonra, bu meydanlara bakan localar… Hafif benzerlikler bulduğumuz, Moneo’nun bir meydana bakan belediye yapısı vardı.
Bu söyleşi 2017 yılında Arkitera‘da yayınlanmış. Binanın tasarımcısı mimar Mehmet Kütükçüoğlu YKKS binasının tasarımı hakkında konuşuyor. Alıntıladığım kısımda, tasarım sürecini yönlendirmiş olduğu varsayılan “izlek“, “spesifik bir nokta” gibi noktaları açıklıyor.. İtalikleri ben yaptım. İlk soruya verilen cevapta sıkça tekrarlanan çağrışım kelimesine bakarak söz edilen mimari işin, tasarımcısı tarafından, çağrışımları örgütleyerek bazı şeylere bağlanmak olarak düşünüldüğü çıkarımını yapabiliriz. Nereye bağlanmak? dünya külliyatına. Neden? Söyleşide böyle bir soru da yok, bu soruya cevap olabilecek bir done de yok. Benim bir tahminim var. Oraya getireceğim.
Önce dünya külliyatı vardı. İlk alıntıda olduğu gibi, kitaptaki diğer yazılarda da bolca referans verilen loca, portico, atrium, promenat, ziggurat gibi tarihsel mimari öğelerin ya da mimarlık tarihi literatüründen alınma terimlerin bulunduğu katalog bu. Bu katalogdan alınan terimlerin bir kısmı şurada yer alan proje çizimlerinde de binanın bazı mekanlarını isimlendirmek için kullanılmış. Sadece birini Kültür ve Sanatın Bankası kendi websitesinde de kullanmış : loca. Binanın mekansal kurgusunun odağında yer alan mekan için kullanılıyor ama orası basitçe istiklal caddesi manzaralı bir konferans salonu olmuş. Olmuş diyorum, çünkü girişte değindiğim gibi başlangıçta locadan kasıt bu değilmiş. Başlangıçta açık, Galatasaray meydanı’ndaki yayaların dolaysız erişimine açık olarak işlevlendirilen bu mekan uygulama sürecinde kapatılarak çok amaçlı salona dönüştürülmüş. Kastedilen mimari öğenin niteliği tatamen değişmiş. Ama loca olarak anılmaya devam ediyor. Öyleyse bu terimi Kente Bir Açılım tasavvurunun nüvesi ya da özet fikri olarak alıp, italyan işi mimari bir yapı olan loggia‘nın kentsel dolayımlarına bakarak değerlendirebiliriz. Fiziksel bir fenomen olarak loggia‘ya bakmadan önce zihinsel bir marifet olarak özet fikir mefhumuna bakalım.


özet fikir arayışı aslında mimari faaliyetler için görece yeni trend olmuş sayılır. Ben okurken, ortaya koyulan mimari öneriyi değerlendirmesi beklenen hocaların ilk sorusu genelde bu minvalde olurdu. O neslin bugün Arkitera’da yayınlanan mimari projelerinin tanıtım metinlerine bakarsanız genelde bir alıntıyla başladığına dikkat edebilirsiniz. 2010’larda çıkan yok “Mimarlar İçin Heidegger” yok “Mimarlar için Benjamin” gibi kitaplar da bu trendin meyveleri. Yani bir fikri, bir tasavvuru mimari olarak gerçekleştirmek gibi bir iması var bu trende öykünenlerin. Bir örnek. Yani ki bu fikrin yakıtı kelimelerdir. Kelimelerle yürüyen şey edebiyattır.
Bugün dünyada hüküm süren kurumsal mimarlık söyleminin kurucu babaları olan 1920’lerin Avrupalı modernist avangardlar pek özet fikir lere başvurmazlar. Onlar yapıcıdır daha çok, kapı, pencere, merdiven filan. Bazıları bugün master builder diye de anılır. Giderek Türkiye’de de gene bu yapısal elemanlar üzerinden yankı bulur söylemleri ama kavramsal olarak, modern olmanın bir gereği olarak: Kübik mimari, yatay pencere, düz çatı filan. 1970’lerde Amerika’da başgösteren postmodernlerin söylemleri biraz bugünkü trendin yolunu açar. Dünya bir külliyat olur. Şu teorik gıvır zıvırların 1990’larda duyulan yankısı gene amerikadan gelir. Velhasıl diyeceğim o ki, zaman ve mekana bağlı olarak ya da tarihsel olarak mimari faaliyetin kurumsal söylem dağarcığı değişim gösterse de mimari faaliyetin esas zemini pek değişmedi sanıyorum : müşterinin beklentileri. Parayı veren düdüğü çalar. Kime çalar?
Bizans İmparatoru Justinyen’in Yeni Ayasofya’nın açılış seremonisinde “Seni yendim Süleyman. [enikēsa se Solomōn]” dediği rivayet edilir. Bir başka rivayeti de Spiro Kostof’un Berkeley derslerinden duymuştum. Hakkında biraz tarama yaptım kaynağını bulamadım. Kitaptaki yerini bulunca buraya almak üzere şimdilik hatırladığım kadarıyla aktarayım : devrin Fransa kralı gotik görkeminini henüz kazanan Saint Denis Katedral’ini -fransa krallarının taç giydiği ve defnedildiği katedralmiş- kastederek ” Seni yendim Justinyen” diyesiymiş. Ayasofyanın üstüne çıkmak Osmanlı Sultanlarının da gündemi olmuş diye de okuduk. Şuna dikkat etmek gerek : bu hikayelerde yenilen veya yenilmek istenen Süleyman Tapınağı veya Ayasofya değil, Kral Süleyman ve İmparator Justinyen. Veya şimdilerdeki haliyle ‘dünyanın en büyük havalimanı’ veya ‘dünyanın en uzun köprüsü’ köprüsü gibi yarış tapınakları da mimari bir rekabetin değil siyasi rekabetin mimari nesneleri. Mimari nesneyi bu rekabetten bağımsız değerlendirmek abesle iştigal olur. Bu siyasi rekabeti ya da siyaseti hükümdarlara mahsus bir demeç yarışı olarak düşünmek de öyle. O halde kültür ve sanatın bankaları arasında bir rekabetten söz etmek yerinde bir spekülasyon olur mu? Ya da “Seni yendim Cosimo” demek isteyen biri olabilir mi?
*Devam edecek ve nasipse şuraya bağlanacak : Kültür ve Sanatın Bankası kurumsal kimlik uğruna büyük Medici’lere bakarak çağrışımlar yoluyla Medici Floransa’sına bağlanmak istemiş. Bunun için mimarı göreve çağırmış. Süreç içerisinde o Floransa’da değil de bu “cumartesi analarıyla cop yediğiminin şehri“nde bulunduğunu farketmiş ve gerçeklere dönerek binasını Galatasaray Meydanı’yla mesafelenerek kurmuş. Fakat kentsel bir açılım fikri binadan ve meydandan daha işlevsel olduğu için ondan vazgeçmemiş.

[…] çok rastlanabilir. Neredeyse tek mimari övgü biçimidir hatta. Bir süredir gündemimde olan mimarlık olayı, bir örnek olabilir. Fakat elbette bu janr mimarlık edebiyatına özgü sayılmaz. Ülkecek, […]
BeğenBeğen