Bir Konuşma, Bir Soru

Aradığı ne peki? Bir dinginlik, huzur aranıyor kuşkusuz. Bodrum Demir’de inşâ’ ettiği evleri sanırım bunun tipik bir göstergesi. Kendisi bu yolla, hakçalık, adalet, şeffaflık içinde, insanda modern tüketiciliğin yer etmesini hiç istemediği, (tüketici insan yeni şey satınalmaz o zaman) bir “belleği” kurmaya, inançla, duyarak, ayık düşünmeyi (Besinnung) bir biçimde yaratmaya çalışıyor. Ama sorun şurada: Eğer dilin içine doğup, orada saçılıp barınıyor ve de yine orada ölüyorsak, dilimiz belâmızdır da. O zaman Cansever’in gerçekleştirdiği yapılar ve hedeflediği çevreler, modern Da-sein’ımızın bu tüm saçılmışlığının parçalarını toplayıp nasıl biraraya getirecek? Hele İstanbul’da? Parolası bitmemişlik, parçalanmışlık olan bir tarih döneminde kimlerdir bu zor işin, yükün altına başarıyla imza atabilecekler? Yoksa bunlar (yine vulgar bir dille konuşacak olursam) varlıklı kesimin, o kesim içinde çok küçük bir parçanın erdemli yaşamaya dönük izlenimi veren tuzukuru kısmıyla alışverişe giren mimarlık seçkinleriyle sınırlı kalmayacak mıdır?

Hasan Ünal Nalbantoğlu konuşuyor. Paragraf, vefatının hemen ardından Turgut Cansever’in Mimarlığı Üzerine Bir Sorgulama  başlığıyla Mimarlık Dergisi’nde yayınlanmış bir konuşma metninden alıntı. Cansever’inde hazır bulunduğu bu konuşmanın nerede ve ne zaman yapıldığı, metinde adı geçen diğer konuşmacıların konuşmaları ve Cansever’in cevapları dergide yayınlanmamış.  Sordum, cevap gelmedi. Google’da izini sürdüm biraz, bulduğumu sanıyorum: 8. Kentsel Tasarım ve Uygulamaları Sempozyumu. 1997 yılında yapılmış. Aynı yıl sunuş bildirisi ve sonuç metnini içeren bir kitap yayınlanmış. Sempozyum bildirilerini içeren kitabın yayını burada vaadedilmiş ama ben ikinci kitaba kataloglarda rastlayamadım.  Dolayısıyla alıntıladığım paragrafı veya soruyu, daha büyük bir çerçeveye oturtamadan buraya alıyorum. Zaten böylesi bir değerlendirme elzem değil, soru gayet zaman-zemin üstü, evrensel ve güncel bana kalırsa. Metinde, az ilerde verilen bir dipnottan Nalbantoğlu’nun, sorusuna cevap alamadığını söylediğini öğreniyoruz. Cansever  yıllar sonra bu soruya kısmi bir cevap vermiş, onu buldum.

Bu yazı Turgut Cansever üzerine yazdığım ilk yazının devamı olarak okunabilir. Merak eden orada öne sürdüklerimin dayanaklarını da bu yazıda bulabilir.

Hasan Ünal Nalbantoğlu, malum, Sosyoloji profesörü idi. İşi gereği mimarlık sosyetesinin içinden olan biri değil. Fakat ben oradan tanıdım ve okuduğum en ayık kafalardan biri olarak bildim. Akademik kariyeri gerektirmediği halde Felsefe, İktisat, Çeviri vs. gibi kağıt üzerinde birbiriyle çok da alakası olmayan bir çok mesele üzerine yazmış. Kavramlar çerçevesinde bir mesele olarak ele aldığı ‘Mimarlık’  da bunlardan biri. Sanıyorum, içinde bulunduğu Odtü çevresi veya eşi, mimarlık tarihçisi Gülsüm Baydar Nalbantoğlu dolayısıyla mimarlık sosyetesinin  tertip ettiği tematik buluşmalara da genelde katkıda bulunmuş. 1997 yılında yapılan bu sempozyum’da daha pratik kent sorunları masaya yatırılmış olsa gerek. Sanırım o yüzden Nalbantoğlu’nun Cansever’e yönelttiği soru veya sorular da, Cansever’in hiç alışık olmadığı kadar dünyevi sayılabilir. Ahir ömründe Cansever’in böyle ‘brütal’ bir soruya daha muhatap olduğunu sanmıyorum. Metinde paylaşılan tepkilerine bakarak, soruyu anladığını da sanmıyorum. Böylece, tam ayakları yerden kesilmek üzereyken gelen tarihi bir ‘düşünme’ fırsatını da kaçırmış. Tarih cevap veremedi diye yazacak. Nalbantoğlu, ben gibi hoyratca değil, kibarca Cansever’in temel çelişkilerini dile getirmiş. Konuşmanın devamında, belki de Turgut Cansever ismine yapılan son dokunuşları çıplak gözle görmeden evvel fakat öngörerek şöyle söylemiş:

Artık yazdıkları ve yapıtları kendisinin önüne geçtiği, dil-dünyanın içine savruldukları için Turgut Cansever’in farkında olsa bile kontrol edemeyeceği sorunlar, tehlikeler var. 


Nalbantoğlu’nun referans verdiği Bodrum Demir Evler, 1992’de Ağa Han ödülü almış ve ‘mimari’ nitelikleriyle mimarlık sosyetesinin epey gündeminde kalmış. Bu mimari nitelikler, üzerinde inşa edildiği araziyi kullanım biçimiyle de ‘farklı’ olduğu için, yukarıda adı  geçen sempozyumda bir “kentsel tasarım” önerisi olarak gündeme getirilmiş sanıyorum. ( dipnotta Canseverin “Kentsel Mekân Oluşumu için Yeni bir Görüş” metninin konuşmacılara önden dağıtılmış olduğunu öğreniyoruz. Söz konusu metin mimarın kitaplarında yer almıyor, okuyamadım.) Bu anlamda Cansever’in Demir Evler uygulamasından -araba yok, sokak yok, bir ev ötekinin manzarasını kaptamıyor vs.- faydalanan oldu mu bilemiyorum ama ben en azından bu yazıda Demir Evler’i, Türkiye’de 80’lerde görülmeye başlayan ve 90’larda patlayan, haliyle kentsel bir alana değil de kırsal araziye -burada ormana-  yapılan Tatil Köyü furyasının örneklerinden biri olarak kabul edeceğim.  Bunu tartışmayacağım fakat ‘Demir Evler’in o sıralarda, mimarlar arasında nasıl tartışıldığına bir örnek vereyim. 1993 Yılında Mimarlar odası tarafından düzenlenen ve Ankara’da yapılan Kimlik Meşruiyet Etik – Türkiye Mimarlığı Sempozyumu II ‘nin aynı isimle 1996 yılında yayınlanan kitabından bir tartışmayı biraz kırparak alıyorum:

Murat Uluğ: … Burada ortaya bir soru sormak istiyorum : Turgut Cansever’in Demir Tatil Köyü’nün benzetişim olmadığını bana kim iddia edecek? Demir Tatil Köyü’nün oluşmuş kültürel belirleyiciler altında iyi bir ürün olduğunu tespit ediyoruz.

Esra Akcan: …

Murat Uluğ:

Esra Akcan: … Demir Tatil Köyü’ne gelince, bu tatil  köyünün benzetişi m olmadığını size nasıl kanıtlarım diye sordunuz bana ya da Demir Tatil Köyü’nde sizin de hissettiğiniz gibi aslında o derinlik var, bu derinliği diğer binalara hissedemiyor ve diğer binalara belki o yüzden benzetişim (simülasyon)  derken yani gerçeği değil  görüntüsü derken  Demir Tatil Köyü’nde neden varoluşumuza ait bir derinlik hissettiğimizi söyleyebiliyoruz? …

Bu örneği Nalbantoğlu’nun sorusunun ‘brütal’liğini iyice vurgulamak için verdim. Yoksa ‘varoluşsal derinlik’ veya ‘benzetişim’ vb. uydurma kriterlerle, belki de kıyısından geçen bir yatın üzerinde, Demir Evler’e yaklaşırken bulabilirsiniz, tabi varamadan da uzaklaşmanız gerekir. ( Sena Bilgi Üniversitesi’nde öğrenciyken okul böyle kıyıya paralel seyreden bir yat gezisi düzenlemişti.) Oysa gayet basit ve sıradan gerçekleri kriter alarak yaklaşırsak benlik bir durum yokmuş demek gerek.

Yazıyı bir Hasan Ünal Nalbantoğlu övgüsü olarak kurgulamamıştım aslında. Fakat konuşmasını tekrar tekrar okuyunca, henüz O’nu tekrara düşmeden söyleyebileceğim bir şey olmadığını fark ettim. O’nun mesele edinerek kibarca dile getirdiği şeyleri, aradan geçen 30 yılın da hakkını vererek özetlemeyi deneyeyim: O iş pek de senin anlattığın gibi olmayabilir üstadım.


2007’de yayınlanan Turgut Cansever Düşünce Adamı ve Mimar kitabı için kendisiyle yapılan uzun söyleşide Demir Evler bahsinde şöyle söylemiş Cansever:

O tarihlerde* cumhurbaşkanı, Kerim Ağa Han’a müracaat ediyor Türkiye turizmi için. Kerim Han da bütün Türkiye’yi geziyor ve bir rapor veriyor. Raporda şöyle deniyor “Turizmden para kazanmak istiyorsanız, birinci şart fakir fukarayla uğraşmamaktır, bu büyük aptallık olur. Onlara kendi ülkeleri hizmet versin. Dünyanın en varlıklı insanlarının severek gelebileceği, son derece istisnai bir ülkeye ve imkanlara sahipsiniz. Orta üst gelir grubunu az miktarda ama büyük miktarda dünyanın en varlıklı insanlarını misafir edecek turizm projeleri geliştirmelisiniz.” Bu rapor cumhurbaşkanınını çok etkiliyor.  Raporun bir kopyası bir şekilde bakanlığa gidiyor, oradan da bizim elimize geçiyor ve Demir’de böyle bir statüde bir şeyler yaparız diye düşünüyorum.

*Konuşmanın genelinden 70’ler olduğu anlaşılıyor.

Mimarı ve bir nevi gayrimenkul yatırımcısı olduğu Demir Evler’in hitap edeceği kitleyi tarif ederken ‘sınıf’ terimlerine başvurmasından gayet de sınıfsal gerçeklerin ayırdında olduğunu anlıyorum Cansever’in. Fakat ‘düşünce adamı’ olarak, alıcısını sınıflar üstü bir kitle olarak tahayyül etmiş olmalı ki, Nalbantoğlu’nun sorusu havada kalmış. Ben aldım. Soruyu biraz tekrarlayınca aslında özellikle Cansever’in değil, genelde profesyonel mimarlık mesleğinin sermayenin hizmetinde görülen bir iş olduğunu fakat mimarların buna duyarsız kalarak ancak konuşabildiklerini, yani hakikat filan, ayırt etmek mümkün. Öyleyse mimarlık işinden üretilen artı değeri de sermaye sahipleri toplar ve mimar da sermaye sahibi olabilir. Benim gibi bu işe okuyarak başlayanlar için hazır ve nazır bulunan Türkçe mimarlık edebiyatı da kazananın okur olduğu imasıyla yazılan edebi bir türdür (melek yatırımcı). Öyleyse bize de, varsa payımıza düşen mimari değerleri toplamak ve ortamlarda hazır ve nazır bulunup “o iş pek de senin anlattığın gibi olmayabilir üstadım” demek kalıyor.


1 thought on “Bir Konuşma, Bir Soru”

  1. […] Şu yazıda Hasan Ünal Nalbantoğlu’nun brütal itirazı dolayısıyla Demir Evler’i anmıştık. Mimarın ağzından hikayesini merak edenler için alıntı yaptığım yazının taranmış bir kopyasını buraya koydum. Bu başlık altında izini sürdüğüm gayduruguppak mimari jestlere fevkalade bir örnek olduğu için bu kısmı buraya aldım. İslam’da Şehir ve Mimari üstadının, Cennet-Kovulma-Bilinç mitolojisine bağlanarak kurduğu ‘dünya cenneti’ tasavvurunun geçerliliğini ulemaya bırakıyorum. Onlar da tabiki bunun hangi şartlarda söylendiğini gözeteceklerdir, hüküm vermeden önce. […]

    Beğen

Türkçe Mimarlık Edebiyatı : Cennet – raf9 için bir cevap yazın Cevabı iptal et