“Niçin Turgut Cansever ve niçin ‘Bütün Eserleri’?”

Kubbeyi Yere Koymamak, 1997,

Başlık yaptığım ifade Mustafa Armağan’ın. Yayına hazırladığı ‘Turgut Cansever Bütün Eserleri’ serisinin  ilk kitabı olan ‘Kubbeyi Yere Koymamak’ için yazdığı sunuş yazısının başlığı. Kastı olmadığı halde, hala güncelliğini koruyan bir meseleyi çok güzel formüle etmiş. Ben de bu soruyu sormak istiyorum. Armağan’ı hiç bilmem; yayıncı mıdır, tarihçi midir, vazifeli midir ya da bir muammadır diyelim. Uğur Tanyeli’yi bilirim, mimarlık edebiyatının hürriyet gazetesidir diyebilirim. Turgut Cansever kitaplarının şekillenmesinde aldıkları rol dolayısıyla bu yazıda adları geçiyor.

Meselenin güncelliğine ilişkin bir kulis bilgisi aktarmam gerek. Yayıncı olarak çalışan iki ayrı arkadaşımdan duydum ki Cansever’in varisleri arasında, Cansever’in kitaplarının yayınlanmasına dair bir ihtilaf varmış. Bu ihtilaf epeydir sürdüğü için de, son baskıları yapan Timaş Yayınevi tekrar baskılarını yapamıyormuş. Meğer başka yayınevlerinden gelen epey teklif varmış fakat varislerden biri ilgili yayınevlerinin adı etrafında oluşan ‘hare’yi  gözeterek teklifleri değerlendirmiyormuş. Söz ettiğim arkadaşlar da Cansever’in kitaplarını yayınlamaya talip olup o tek varisi aşamayan yayınevlerinde çalışıyor elbet. Bakıyorum Turgut Cansever’in kitapları daha önce Ağaç, İz, Timaş, Klasik gibi  yayınevlerinden çıkmış. Bunların haresinden pek hoşlanmayan varisin hoşlanacağı yayınevlerinden teklif yokmuş herhalde. Bu ‘hare’ meselesine takıldım.

Cansever 1950’li yıllarda profesyonel mimarlık kariyerine başlamış. Özellikle 1980’li yıllarda önceki yıllara göre yoğun sayılabilecek bir yazma uğraşı içine girmiş ve yazılarını mimarlık yayıncılığı yapan farklı mecralarda yayınlamış. 1990’larda bu yazılar kitaplaştırılmış. Burada yazdıklarına ve yaptıklarına ilişkin bir değerlendirme yapmadan, 75 yaşından sonra bir yazar ve ‘düşünür’ olarak ve giderek bir ‘bilge’ olarak anılmaya başlamasını biraz kurcaladım. İzi sürüldüğünde bunun Türkiye’nin güncel siyasi atmosferinde yuvalanan ve de büyük editoryal müdahalelerle şekillenen bir süreç olduğunu görmek mümkün. Bugün yayınevlerini peşinden koşturan ‘Turgut Cansever’ ismi ya da haresi de bu sürecin bir ürünü olmuş sanıyorum. Bakalım.


Konfüçyüs’tan İbn Arabi’ye, Medine’den Brasilia’ya, Sinan’dan Haussmann’a, sanat müziğinden Barok müziğe, Osmanlı konut tecrübesinden Habitat’a, tevhide dayalı mimarîden modern mimarînin babalarına uzanan derin ve ışıltılı bir çizgide üretilen bu felsefenin, okuyucuların gözünden sür-git uzak kalmasına seyirci kalmaya gönlü razı olmayan birkaç kişiden birisi olmam hasebiyle 1991’den itibaren bu dağınık yazıları derleme çabası içinde buldum kendimi. Bu çabanın verimleri, daha önce iki kitap ile şekillenmişti. Zamanla her iki kitabın baskısının tükenmesi ve aranması neticesinde yeniden basılmaları söz konusu olduğunda bir başka sorunla karşılaştık. Zira her iki kitabı çok da konu ve tür tasnifine tâbi tutmadan, okuyuculara bir an evvel ulaştırmak gayesiyle yayına hazırlamıştık.

Alıntı Armağan’ın yukarıda söz ettiğim sunuş yazısından. Boldları ben yaptım.  Armağan’ın kendine biçtiği rol şöyle özetlenebilir: Yazar (Armağan) “derin ve ışıltılı bir çizgide felsefe üreten” Cansever’in kıymetini takdir eden birkaç kişiden biridir ve bu kıymeti bir an evvel okurlara sunmak imkanına sahiptir. Böylece matbuat alemine yazar olarak sürer Cansever’i. O’na göre okur da derin ve ışıltılı bir çizgide üretilen bu felsefenin hazır ve nazır okuyucusudur zaten.

  • Şehir ve Mimari Üzerine Düşünceler, 1992
  • Ev ve Şehir, 1994

Bu ilk iki kitap Cansever’in geçmiş yıllarda çıkan yazılarının veya sunduğu bildirilerin Mustafa Armağan tarafından konusuna göre tasnif edilerek kitaplaştırılmış hali. 1991’den beri bu tasnif işine çaba harcadığını söyleyen Armağan 80’lerde Cansever’in yazılarını ilk elden takip ederek kıymetini o zaman da takdir eder miydi, sanmam. 1991’de bir şey olmuş.

1991’de olan şeyi iyice değerlendirebilmek için önceki yıllarda, konumuz bağlamında, olagelen şeyleri listeliyorum aşağıya :

  • 1977’de verilmeye başlanan Aga Khan Mimarlık Ödülleri 1980’de Türk Tarih Kurumu Binası ve Ahmet Ertegün Evi’ne verilmiş.
  • 1981’de Turgut Cansever: Thoughts and Architecture isimli kitap TTK tarafından yayınlamış. Mimari Monografi. Thoughts başlıklı, 4 sayfalık bir yazısı var Cansever’in. Gerisi yapılara ilişkin detaylar.
  • 1981’de Milliyet Sanat Dergisi’nde  Cansever ile yapılan bir söyleşi yayınlanmış. (2 kitap sayfası)
  • 1983’de Türk Edebiyatı Dergisi’nin 121.sayısında (Kasım) Cansever ile yapılan bir söyleşi yayınlanmış.
  • 1988’de Mimarlar Odası tarafından  yılında verilmeye başlanan ve o yıl Sedad Hakkı Eldem’e verilen Ulusal Mimarlık Ödülleri’nin ikincisi 1990 yılında Turgut Cansever’e verilmiş.
  • 1989’da Uğur Tanyeli yönetiminde  yayın hayatına başlayan mimarlık ve tasarım dergisi Arredamento Dekorasyon’un 11. Sayısında (Aralık) Cansever ile yapılmış bir söyleşi yayınlanmış.
  • 1990’da Sanat Dünyamız Dergisi 41. Sayısında (Bahar-Yaz) Cansever ile yapılmış bir söyleşi yayınlanmış.
  • 1991’da Mustafa Kutlu Yönetiminde  yayın hayatına başlayan edebiyat dergisi Dergah 17. Sayısında (Temmuz) Cansever ile Mustafa Kutlu’nun yaptığı bir söyleşi yayınlanmış. Kutlu bu söyleşiye Arredamento’da (1989) çıkan söyleşiye atıfla başlıyor.
  • 1991’de Arredamento Dekorasyon dergisi Eylül ayında Turgut Cansever’i profil konuğu yapmış.

Bu kronolojiden Cansever’in, 1980’de aldığı ödüllerle mimar olarak büyük sükse yaptığı fakat matbuatın buna ilgisinin pek cılız kaldığı anlaşılıyor. Oysa 90’lara doğru artan bir ilgi var ki 1991’de çıkan Arredamento profil sayısı bu dağınık ilgiye bir yörünge kazandırmış gibi.

Dergi daha önce Peter Eisenman, Mario Botta gibi çağdaş dünya mimarları ve Sedad Hakkı Eldem, Behruz Çinici ve Nezih Eldem gibi emektar Türk mimarlar için profil sayıları yapmış. Hiçbirisi bu kadar etkili olmamış tabi ki. Derginin veya diğer mimarların izleyicisi olmadığını sandığım Mustafa Armağan bu sayıyla bir şekilde karşılamış ve Cansever’in ‘kıymeti’ni şipşak anlamış olmalı. 1991’i kendisine başlangıç olarak almasından ben bunu anladım.


Çağdaş İslam dünyasının geliştirmeyi denediği düşünce ve eylem yaklaşımları içinde radikal dinci bakış küçümsenmeyecek bir öneme sahip. Kapsamlı bir batılılaşma ideolojisi geliştiren Türkiye’den Batılılaşma’yı reddetmeyi bugün bile umutsuzca sürdüren Suudi Arabistan’a ve dinin politik istismarını en aşırı biçimde yaşayan Pakistan’a dek her yerde İslami radikalizm kendi temsilcilerini bulmuştur. İran’daysa ödün vermez iktidarını yıllardan beri devam ettiriyor.

Alıntı Uğur Tanyeli’den. Turgut Cansever profiline yazdığı giriş yazısının ilk paragrafı. İler tutar yanı yok fakat haresi var. Tahmin edileceği gibi Cansever, sözü edilen “radikal dinci bakış” ın alternatifi olarak sunuluyor. Yazının devamında da Tanyeli Cansever’i mısırlı mimar Hassan Fathy (kerpiç evler yapan yerlici bir radikal) ile karşılaştırarak adamını parlatıyor. Cansever gibi kendini Le Corbusier ile karşılaştırmayı seven birini böyle bir döğüşe sokmak o zamana kadar kimsenin aklına gelmemişti muhtemelen. Cansever’den bir mutasavvıf çıkarmak veya mimarlıktan İslami içerik üretmesini beklemek de öyle.

Hareyi, bir karşılaşmada yakalanan ilk imge olarak alırsak, Mustafa Armağan ve şürekasını bağlayan da bu hare olmuş olmalı. Başlıklarda vurgulanan “çağdaşlık” ve “islamilik”, benimde çocukluğumu geçirdiğim o yılların siyasi-kültürel atmosferinde en çok dolaşımda olan kelimeler veya kavramlardı. Birarada bulunması pek nadir olabilecek şeylerdi sanıyorum. Vardıysa da bunu ancak bir kaç kişi bilebilirdi, Mustafa Armağan da onlardan biriymiş.


Tehlikeye giren bu toplumsal uzlaşma nedir? Bu, temel ilkelerde oluşturulacak bir “consen­sus”la Modernleşme ve İslam’ı uzlaştırma sorununu çözmek demektir. Hem Müslüman, hem de Modern olabilmeyi becermek demektir. Bu ülkede böyle bir arayış içinde olan azımsanmayacak bir grup insan var. Sözgelimi, görüşlerine katılalım ya da katılmayalım Hüsrev Hatemi ya da Turgut Cansever bu tür birer aydın; onlardan epeyi farklı yönelimine karşın, (elinizdeki sayının profil konuğu olan) Erol Akyavaş da öyle. Gündelik siyasetin girdaplarına kapılmazsa, Türkiye pekala da dününü bugünüyle bütünleştirecek ve üzerinde hepimizi barındiracak bir ortak düşünsel zemin yaratabilir.

Alıntı Tanyeli’den. Aynı derginin Mart 1997 sayısına yazdığı “Taksim’e caminin anlamı ne?” başlıklı öngörünüm yazısından. Taranmış kopyasını buraya koydum. Öngörünüm yazıları, derginin açılışında yer alan, Tanyeli’nin daha güncel değerlendirmelerini içeren bir sayfalık yazılar oluyor. Bunların bir kısmını, 2011 yılında yayınlanan “Rüya, İnşa, İtiraz : Mimari Eleştiri Metinleri” kitabına aldı Tanyeli. Fakat bu örnekteki gibi güncelliğe gark olmuş yazıları dergide kaldı.  Cansever’in ‘Modernleşme ve İslam’ı uzlaştırma sorununu’ çözen bilgeliği veya mimarlıkta islami içerik sorunu baki kaldı elbette.

O günlerde Mustafa Armağan da İz Yayınları için ‘Turgut Cansever Bütün Eserleri’ dizisini hazırlıyordu. 3 kitaplık bu diziyi şöyle şekillendirmiş veya güncellemiş Armağan :

  • 1-Kubbeyi Yere Koymamak. Cansever’in daha önce farklı mecralarda yaptığı söyleşilerin, derlendiği kitap. 20’yi aşkın söyleşiyi içeriyor ve bunların ancak 4-5 tanesi Eylül 1991’den önce yapılmış (Onları yukarıda saydım), çoğu  da kitabın yayınladığı 1997 yılından önceki 5-6 senelik zaman zarfında. “Kubbeyi Yere Koymamak” sanırım Cansever’e ait bir kavramsallaştırma ve Tanyeli’nin de Cansever profiline yazdığı giriş yazısının alt başlıklarından biri.
  • 2-İslam’da Şehir ve Mimari, 1997.  1992’de yayınlanan “Şehir ve Mimari Üzerine Düşünceler” in güncellenmiş versiyonu. Daha ziyade yazarın kuramsal sayılabilecek yazılarının derlenmiş hali.
  • 3-İstanbul’u Anlamak, 1998. 1994’te yayınlanan “Ev ve Şehir”in güncellenmiş versiyonu. Daha ziyade yazarın pratik -belediye, deprem, mesken- sayılabilecek yazılarının derlenmiş hali.

Bu yazıya vesile olan şey de yapılan bu güncellemenin niteliği olmuştu. Başlarken Mustafa Armağan’dan yaptığım alıntıda O’nun cephesinden bu güncellemenin neye ilişkin olduğunu yazdığı kısmı alıntılamıştım. Oysa Armağan’ın sözünü etmediği iki müdahale var ki bence epey dikkate değer: Kitap başlıkları ve kapakları. Yani okurun ilk olarak yakalayacağı  ‘hare’ ler. 1992 ve 1994’te Ağaç Yayınları’dan çıkan kitapların başlıkları ve kapakları daha teklifsizken, 1997 ve 1998’de İz Yayıncılık’tan çıkan güncellenmiş versiyonlarında daha cüretkar, daha bilgiç başlıklar daha duygu yüklü kapaklar -el, sebil, güvercin- var. İlk kitapların künyesinde kapak tasarımını Turgut Cansever ve Mehmet Öğün’ün yaptığı yazılmış. Basitçe, Cansever’in yapılarından alınma fotoğraflar iyi bir grafik düzenlemeyle beyaz bir çerçeve içerisine alınmış. Güncellenmiş versiyonların künyesinde “Kapak: Hamdi Akyol” bilgisi var ama tasarım mı uygulama mı bilemiyoruz. Cansever’in bu kadar ucuz imgelere iltifat edeceğini sanmam. Güncellemeler bence kesinlikle Armağan’ın müdahalesi ama Cansever de aksi yönde bir müdahalede bulunmamış anlaşılan.

Sonra ‘Bütün Eserleri’ni aynı başlıklarla ve cennet çağrışımlı benzer kapaklarla Timaş Yayınevi bastı Bu seriye bir de ‘Osmanlı Şehri’ diye bir kitap ilave edildi. Gene Armağan mı yayına hazırladı bu seriyi bilmiyorum. Farketmez, roket rampadan çıkmıştı zaten.

Velhasıl, o yıllarda pek revaçta olan “toplumsal uzlaşma” zemini arayışına, Mustafa Armağan ve Uğur Tanyeli gibi iki alakasız ama şahin bakışlı oldukları anlaşılan aktörün buldukları bir cevap olmuş diye düşünüyorum ‘Turgut Cansever’ ismi. Bu zeminden Aman Rüya gibi ‘hare’ler üremeye devam ediyor. Orada cennetten bir geceye verecek 150-200 bini olmayanlar için de Cansever’in kitaplarını basacak yayınevleri aranıyor.


İslam’da şehir ve mimariyi bulmak, İstanbul’u anlamak iddiasında olan ve bunu Demir Evler‘de satın alabileceğiniz bir biçimde paketlemiş bir bilgeyi, Ferrarisini Satan Bilge‘yi basan GOA Basım Yayın en iyi şekilde değerlendirebilir bence.

4 thoughts on ““Niçin Turgut Cansever ve niçin ‘Bütün Eserleri’?””

Yorum bırakın