Modern Mimarlık İmtihanı: Nahoş bir olay

Kemal Paşa bakışlarıyla beni süzdü, selamladı ve doğrudan doğruya konuya girerek şunları söyledi: “Profesör, size inşaatına yeni başlanmış olan öğretmen okulunu ve okulun planlarını gösterdiler. Gördükleriniz modern bir öğretmen okulunu ifade edebiliyor mu?”
Kısa bir duraklamadan sonra cevap verdim: “Ekselans, Kemalettin’le beraber çalışırsak bina modern bir okul olur.” Bunun üzerine Kemal Paşa, Size bunu sormadım, dedi. Size şunu sordum: Şu anda gördüğünüz modern bir öğretmen okulu mu? Bu durumda fikrimi açıkça söylemem gerekiyordu. Projenin modern bir okul olarak görülemeyeceğine hak verdim.
Kemal Paşa, bakana, Necati’ye dönerek, planları bir kenara bırakın, okulu Prof. Egli’nin inşa etmesini istiyorum, dedi. Verilen bu karardan sonra görüşme bitmiş ve ben beynimi saran düşüncelerimle baş başa kalmıştım. Salonda sürekli dolaşıyor, sürekli Kemalettin’i ve olanları düşünüyordum. Daha bir gün önce beni istasyonda o kadar dostça, babaca karşılamış olan kişinin elinden inşaat alınıyordu. Ankara’ya gelir gelmez nahoş bir olayın ortasında kalmıştım. Bu durumda ne yapmam gerekirdi?”

Hayhak’ta yazmak üzere vaktiyle bir kenara ayırmıştım bu paragrafı. Ernst Egli’nin, “Genç Türkiye İnşa Edilirken – Atatürk’ün Mimarının Anıları” kitabından alıntı. Okuduklarımdan hayal meyal şeyler kalmış hatırımda. Fakat bu paragraf, üzerinde açılıp saçılmaya meylettiğim bir taslak olarak hep önümdeydi. Bir şeyler yazmıştım da ama pek beğenmedim önceki yazdıklarımı. Güncelliyorum.


1927 yazında Ankaraya gelen Egli’nin, Mimar Kemaleddin Bey tarafından tren garında karşılanmasından sonraki bir gece Ankara Palas’ta yapılan baloda yaşanan bu karşılaşmanın Ernst Egli tarafından aktarımında bir olamayış hikayesi buluyorum. Yapmak istediğim şey gayet sansasyonel gözüken bu nahoş bir olayın gözükmeyen taraflarını kurcalamak.

Mimar Kemalettin Bey, bu karşılaşmadan bir ay sonra, Maarif Vekili Necati Bey iki yıl sonra ölmüş. Atatürk’ün 10 yıl sonraki ölümünü takip eden yıllarda Egli ‘siyasi belirsizlikler” sebebiyle memleketten ayrılmış. 1953 yılında bu kez BM adına çalışmak üzere tekrar Türkiye’ye geldiği yazıyor burada. İkinci gelişinde Anadolu’da gezindiğini ve gözlemlediği değişikliklerden olumsuz bir havayla bahsettiğini hatırlıyorum anılarında.

Kitap ilk olarak 1964 yılında Almanca ” Stadt und Umwelt – Festschrift zum 70. Geburtstag Ernst Egli” başlığıyla çıkmış, 2013 yılında Türkçeye çevrilmiş. Anılar ne zaman yazılmış? bunca senenin ardından bakılan o geceyi bu kadar berrak hatırlamak mümkün müdür? kahramanımız ertesi günü de böyle mi anmıştır olayı? diye sorulabilir. Bir cevabım yok. Egli o geceyi hatırlayan ya da hatırlamayı seçen tek isim sanırım. Bulabildiğim, o geceye değil ama sözü edilen öğretmen okulunun hikayesine ilişkin bir şeyler var. Onların da yardımıyla Egli, Kemalettin Bey ve öğretmen okulları etrafında gelişen ve eskimeyen bir hikayeyi, “modern” ve “mimarlık” kelimelerini kullanmadan yazmayı deneyeceğim.

İlgili tarih yazımından aşinası olduğum binaların hikayesini, tarih yazıcıların çoğunlukla yapageldiği gibi tarihsel bir çerçeveden bakarak değil fakat mimari bir zeminden bakarak yazabilmenin peşindeyim. Binalar hakkında akademisyen veya meslekten mimarların yazdıklarının yanında ve binalara mimar gözüyle bakmayanların onlara ilişen hikayelerini de hesaba katarak binaların işgal ettiği fiziksel ortama uyguladıkları kuvvetin boyutlarını ölçebilmek isterim. Nihayetinde Türkiye’nin “Modern Mimarlık İmtihanı” hikayesi, alternatif bir tarih anlatısı olarak değil, blog ortamının marifetleriyle yapılabilen bir mimari pafta olarak görülebilir.


Ernst Egli, Yeni Cumhuriyet’in memleketi muasırlaştırma yolundaki kazanımlarının sergileneceği vizyon Ankara‘nın gereğince imarı için Avrupa’dan gelip Türkiye’ye yerleşen ve devlet himayesinde çalışan mimarların ilki. Maarif Vekaletinin davetlisi olarak gelen Egli 1935 yılında resmi görevlerinden ayrılmış. Vekaletteki görevinin kapsamında şunlar var: inşaat dairesinin başı olarak, bilhassa Ankara’da inşa edilecek prestijli eğitim yapılarını projelendirmek ve yapımını denetlemek, Anadolu şehirleri için tip okul yapıları projelendirmek vs. ve İstanbul’daki akademide (MSGSÜ) mimarlık bölümünün başındaki adam olarak Türkiye’de mimar yetiştiren tek okulu örgütlemek dolayısıyla gelecek neslin mimarlarını yetiştirmek.

Egli’nin Türkiye’de, İstanbul’da yerleşik kaldığı sürede inşa ettiği binaların neredeyse tamamı Ankara’da ve resmi görevi kapsamındakilerin neredeyse tamamı okul. Vekaletteki halefi, 1936 yılında göreve başlayan Bruno Taut’un mirası için de aynı şeyler söylenebilir. Taut’un ölümünden (Atatürk’ten bir ay sonra) sonra artık bu özel görevin sahibi yok diye biliyorum. Teyide muhtaç bu detay bana, cumhuriyetin ilk yıllarında rastlanan mimari enerjinin büyük kısmı eğitim yapılarına odaklanmıştır diyebilmek imkanı veriyor. Çoğumuzun okul yıllarını bu enerji yüklü masalarda tartışılan ve çizilen mimari fikirler az çok şekillendirmiştir. Hatıra olarak kalanın çerçevesini çizmiştir sanıyorum. Memlekette kentsel dönüşümün uğramadığı okullar kaldıysa onlarda fiziksel olarak da sürülebilir izler halen mevcuttur.


O yılların mimari enerjisinin parlak ürünlerinin (başka mimarlar eliyle yapılan bakanlıklar, hastaneler, evler de dahil) dönemin şehir ortamında ve basınında Kübik Mimari olarak anıldığı vakidir. Tarih yazıcılar tarafından epey de övgüyle anılan bu dönem ve binaları bir vaka olarak Erken Cumhuriyet Modernizmi başlığı altında incelenir. Yukarıda alıntıladığım karşılaşmada söz konusu edilen öğretmen okulu, Gazi Muallim Mektebi ise Birinci Ulusal Mimarlık döneminin bir ürünüdür, denilir. Binaları değerlendirmek için tarihsel çerçeve üç aşağı beş yukarı çizilmiş olsa da bu ardışık dönemleri farklı adlandıranlar olmuştur.

Vikipedi verilerini alarak karikatürize etmeyi denedim bu tarihsel çerçeveyi:

DönemBirinci Ulusal Mimarlık
(Neoklasik Türk üslûbu)
Erken Cumhuriyet Modernizmi
(Kübik Mimari)
İkinci Ulusal Mimarlık
(Yeni Yöreselcilik)
Tarih1908-19281928-19391939-1950
Mefhum  Pre-modern ve UlusalModernModern ve Ulusal

Bu tablonun kabaca bir fikir vermesini umuyorum. O fikrin doğruluğu veya yanlışlığı değil, fakat üzerinde durduğu zeminin mimari mi yahut siyasi mi oluşuyla ilgileniyorum. Bu zeminde, sınırları olduğu varsayılan dönemleri isimlendirme konusunda ihtilaf olsa da, aynı yıllarda yapılan Gazi Muallim Mektebi ve Kübik Mimari ürünlerinin aynı başlıklarda incelenmemesi gerektiği konusunda bir uzlaşma var gibi. Peki Ankara’nın bundan haberi var mı?

Yok bence. Zira Ankara’yı zemin alarak bakarsak beklenmedik tanıklıklara rastlayabiliriz. Mimar Kemalettin’in projelendirdiği fakat Egli’nin planlara müdahalesinin istendiği, Ağustos 1927’deki görkemli temel atma töreninde Mustafa Necati’nin hazır bulunan devlet ricaline nutuk attığı ve takip eden iki senede inşaatının tamamlandığı söylenen bu okul (GEE) Ankara’da epey tutulmuş, bir cazibe merkezi olmuş gibidir. Öyle böyle de değil hani. Buradan bakılabilir. Okulda 1932-36 yıllarında İhzari Sınıfı ve Tarih-Coğrafya Bölümü öğrencisi olan, arkasından da müdür yardımcısı olarak görevlendirilen Abdülhalem Belen, GEE’nin tarihini yazan Niyazi Altunya’ya böyle aktarmış:

Atatürk’ün ölümü üzerine gelen yabancı konuklar da GEE binasında ağırlanmıştı. Yani 1938’de bile Ankara’da daha modern bir bina bulunmamaktadır.


Aynı binada aynı şeyi arayan, farklı zaman ve zeminlerde farklı sonuçlar bulan iki kişinin ifadeleri benim için ne demeye gelir; tarihsel bir vakanın yahut fiziksel bir mevcudiyetin ağırlığını tartmaya yeltenenlerin elindeki ölçüt, zaman ve zeminden bağımsız olan mefhumlar ise abesle iştigal ediyor olabilirler. Genelde öyle olmuştur. Oluş veya olamayışın hikayesini yazmak sanıldığından daha zor olabilir.

3 thoughts on “Modern Mimarlık İmtihanı: Nahoş bir olay”

Türkçe Mimarlık Edebiyatı: “Güvercin”* – camekan için bir cevap yazın Cevabı iptal et