


Eskimiş bir karikatür olsa da güncelliğini koruyan bir mesele var: Fil meselesi. Bir gözlemi yazıya dökerek ifade edenin veyahut entellektüel alanda yapılan icranın eskimeyen meselesi.
Gördüğüm Nedir? Üsküdar sahilinde daha önce görmediğim bir şey. Yeni konmuş, belki dün belki bugün. Muhtemelen eski vapurlardan, tersaneden devşirilen çelik malzemeyi kullanarak yaptığı ‘heykel’ i sergileyerek Şehir Hatları’nı onurlandırmak istemiş Belediye, diye anladım. Bence güzel olmuş. Çelik büklümleri ve parçaların ankrajlanmasında kullanılan yöntem ve materyal güzel. Renkleriyle ilgili itirazım olabilir. (Fenerliyim) Renkleri Şehir Hatları logosundan, oradaki yoğunluklarıyla birlikte, devşirmişler ama burada logoda durduğu gibi dengeli durmamış renkler: Kırmızı fazla baskın. Siyah renk logo da çok ince bir şerit olarak geçse de, biz Şehir Hatlarını logosundan değil vapurlarındaan bildiğimiz için sarı-siyahtır kafamdaki renk. Logodan renk devşirmek kötü bir fikir (belediye fikri), icrası da kötü olmuş. Bence tek renk olsa, sarı olsa mesela, çelik büklümlerin ifadesi daha güçlü olabilirdi. Ha öyle olsaydı ne olurdu, beni etkileyen hiç bir şey olmayacağına eminim. Neden öyleyse bunları yazıyorum? Çünkü boş zamanım var.

Öyleyse yazmak bir boş zaman aktivitesi mi? Olabilir de. Pekala maişet kazandıran bir meslek pratiği de olabilir. Muharrir tipi yazarlık en kıskandığım meşguliyetlerden biri oldu ama Muharrir‘in İstanbul’da yaşayan toplumsal bir tip olduğu günlere erişseydim Babıali’den veya İstanbul’dan haberim olmazdı herhalde. Bana blogger olmak nasipmiş. Kime hitaben yazacağım konusunda dayanacak bir şey olmadığım için kendime hitaben yazıyor gibiyim. Düşün emekçileri bunun tadını bilir. Laf Lafı açar, sahilde yürüyormuşsun gibi. Ben bugün yürüdüm. Karşıma şu heykel çıktı. Fotoğraflarını çektim. Sonra o fotoğrafları kullanarak gösterebileceğim şey üzerine yol boyunca düşündüm.

Düşündüklerim, yukarıda ilk paragrafta yazdıklarım değildi. Fotoğrafları göstermek için çekmemiştim ama bu yazıya vesile oldukları için, meseleyi göstermeye yaradıkları için koydum. Sonra ilk paragrafı da hemen fotoğrafların altına koymak için, yazmış olmak için yazdım. Yazınca farkettim ki aslında fotoğraflarda gösterdiğim şeyler yazıya dökülmüş oldu böylece. O kadar. Fakat fotoğraflarda gözüken bir şey daha var, bu yazının meselesi odur. Üçünü yanyana koyunca benim hareketlerim de gözüküyor. Birincisinde çelik büklümleri göstermek için dibine girmişim, ikincisinde ankraj detaylarını göstermek için biraz geriye çekilmişim, üçüncüsünde renklerin bütüne dağılımını göstermek için daha da geriye çekilmişim. Yani bir şeyi göstermek isteyenin, gösterdiği şeyin görünümünü belirleyen güzergahı da görünüyor.
O halde bu yazının meselesi şu: bir şeyi göstermek isteyenin, gösterdiği şeyin görünümünü belirleyen güzergahı. Bu görünür mü? Gözlemlenebilecek bir oluştur. Fotoğraf veya yazı bir şeyi göstermek isteyenlerin araçları olabilirler. Şeylerin doğasına göre birinden biri daha kullanışlı olabilir. Mesela tekil bedensel oluşlar; ağaç, insan, heykel, bina vs. fotoğraflarla gösterilmeye daha uygun olabilir. Yazı bunları göstermek için değil; incelemek, irdelemek, mesele etmek için daha elverişli bir ortamdır. Zihinsel oluşun peşinde yazılır. Zihinsel oluşta şeyler fotoğraftaki gibi müstakil gözükmüyor: farklı şeyler birbirlerini çağırıyor, birbirlerinin dolayımında yer alıyor. Yazarken ayıklamak gerekecek. Neyi seçip, neyi eleyeceğimi belirleyecek filtre aslında göstermek istediğim şeyin kendisi: taslak. Böylece yazmak bir gerilim altında, bir güzergah boyunca icra edilen bir eylem oluveriyor. Bu güzergahın fotoğrafik görüntüsü olamaz fakat ben bir okur olarak bunu görebilmek isterim. ‘Yazan ve yazılan’ gerilimi veya benzeri ilişkileri teorik, kavramsal düzeyde tartışmak hiç eskimeyen bir sosyal bilim trendi olabilir. Fakat ben bu meseleyi kurcalayan bazı sanat gösterilerini bilebiliyorum ancak. Picasso’nun kübizmi, Calvino’nun postmodernizmi veya Godard’ın yeni dalgası, meseleye pratik açıdan yaklaşarak, gösteride gösterenin konumunu kurcalayarak onu görünür yapmaya çalışanların marifetleri. Güzergahlar, pratik olarak bu alanlarda zanaatını icra edenlerin marifetlerini gösterdikleri esas zemin olarak görünüyor. Türk Edebiyatı’nda Sait Faik hiç bir teorik tartışmayla alakadar olmadan, yazarlık marifetini ( Biz de zanaat ehliyiz: yazı yazıyoruz a) bu meselenin üzerine giderek göstermiş, hikayelerinin içinde kendine ayırdığı yer itibariyle biricik olmuş. Yazma pratiğinde belirlenen bu güzergah okurun yazarı yazarken görebileceğine inandığım tek açıklıktır. Okur olarak tecrübem odur ki bu güzergahı görünmez kılmaya çalışarak yazanlar vardır.
İki taraf olsak,
Kar topu oynasak.

*Devam edecek.
