Şubat 2024’te Salt’ta yapılan “Türkiye’de Mimarlık Eğitimi: Bir Kurumlaş(ma)ma Tarihi” başlıklı konuşmanın kaydına şuradan ulaşılabilir. Uğur Tanyeli gummaguduzluğunu tanıyabilmek için izlenebilir. Ben beyaz yakalı mesailerimden birinde işten kaçmak için izlemiştim. O ara yazabilseydim belki daha etraflı yazabilirdim. Şimdi az buçuk hatırladıklarımda ve o zaman aldığım capslere dayanarak yazmayı deneyeceğim. Yukarıya sıraladığım capslerin ifade gücü de epey yüksek bence. Neyi ifade ediyorlar?
Uğur Tanyeli Türkiye’de verilen mimarlık eğitimini ve bu eğitimi veren kurumları masaya yatırmış. Masaya gelenler Türkiye’den ve dünyanın dört bucağında mimarlık eğitimi veren kurumlardan toplanan örneklerin ışığında aydınlanıyor. Uğur Tanyeli bu örneklerin ışığında Türkiye’de olan biteni değerlendirmek için ortaya attığı soruların hepsine büyük bir cesaret örneği göstererek hayır diyor, ”Olmamış” ve devam ediyor “Peki nasıl olmalı?“, “Ne Üreteceğiz?” Ben de, Tanyeli’yi dinlemek için Salt’a giden diğerleri gibi hatta Tanyeli gibi Türkiye’nin yetersiz kurumlarından çıkma mimar olduğum için biraz bozuldum doğrusu. Hayır salondan bir Allah’ın kulu da sahneye çıkıp “Allah yoksa kulu var” dememiş, ona da bozuldum. Tanyeli’nin sorularına bakarsak bu yetersiz kurumlarda üretilen bir şeyler olmuşuz, buna da.

Evet piyasaya sürülen bir şey olduğumu hissettiğim, piyasa değerimi ölçüp biçtiğim zamanlar oldu. Kendi kendime bana bunun için mi yatırım yapıldı? diye sorduğum da çok oldu. Nihayet öyle olduğunu, piyasada nefer ( Brotgelehrte) olduğumu kabul de ettim. Fakat nefer olarak kullanmak üzere bana yatırım yapanlar, eğitimini aldığım kurumları mıydı emin değilim.
En azından ben söverken onları hedef almıyordum. Bunun bir piyasa meselesi dolayısıyla siyasi-ekonomik bir mesele olduğunu bu piyasada çalışmak zorunda kalanlar bilir. Bunu gündeme almadan ileri-geri konuşanlar iki türlü olabilir: güncel piyasa koşulları karşısında düşünmek zorunda kalmamış akademisyenler ya da onu öyle görmemek için üzerini başka şeylerle örtmeyi tercih eden iş güç sahipleri. Tanyeli burada mesele ettiği şeyin çözümüne ilişkin odağına aldığı Brotgelehrte und philosophische Köpfe ayrımını “Brotgelehrte mi yoksa philosophische Köpfe mi” haline getirerek sunmuş ki bu Tanyeli’nin bu ayrımdan -kurumlaşamamış- eğitim kurumlarının yapısını sorumlu tuttuğunu gösterir. Bu gaflet değilse ticarettir. Tanyeli ayarında bir akademisyenin bu iki farklı tipin, olası bütün çelişkiler gibi, birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini, ancak bir arada bulunabileceğini öngörebildiğini sanıyorum. Biri yoksa diğeri de yoktur. Bir yerde philosophische Köpfe varsa oralarda bir yerlerde Brotgelehrte kesin vardır.
Sanıyorum kendisini dinlemeye gelen Brotgelehrte karşısında philosophische Köpfe olmak da bu ticaretin artı değeri. Bu bağlamda Tanyeli’nin marka değeri, üniversite piyasasında mimarlık fakültesi dekanlığı makamı için epey işlem görüyor sanıyorum kariyerine bakılırsa. Konuşmasının bir yerinde, gene olmayan bir şeyden bahsederken “Sen yapsana diyeceksiniz, her şeyi de ben yapamam ki” gibi bir laf ettiğini hatırlıyorum. Neler yapmış : Akademik uzmanlık alanı olan Osmanlı Mimarlık Tarihi literatürüne katkıda bulunmuş. Ama bu katkı öyle kendi referans dünyasında, aydınlık dünyanın dört bucağında pek tanınan türden bir katkı değil. Türkiye’de bu alanın kurucusu, Tanyeli’nin hocası Doğan Kuban dünya akademyasında da bu alanın vazgeçilmez referanslarından biridir. Tanyeli, ‘Sınır Aşımı Metinleri” gibi prestijli yayınlar yapmakla kalmış ama iktidarına başkaldırarak kendi kariyerini ‘inşa ettiği’ hocasının iktidarını sarsamamıştır bile. Bu literatürün temel metinleri hala Kuban’ın yayınları arasındadır. Tanyeli’nin literatüre katkısı, kavramsal çekimiyle ‘inşa’ kelimesidir: Kimlik inşası, söylem inşası vs. Danışmanlığında yapılan akademik çalışmalara iki güzide örnek:


Bu bağlamda Tanyeli’nin serüveni de bir kariyer inşası olarak değerlendirilebilir. MSGSÜ çıkışlı, doktorasını İTÜ mimarlık tarihi kürsüsünde çalışmış, YTÜ’de posta oturmuş. Liberal Türkiye yıllarında kendisiyle beraber Mardin Artuklu’ya göçen cemaati dağıldıktan sonra, son 15 yılda da yeni çiçeklenen 3-4 farklı üniversite bünyesinde mimarlık fakültesi kurucu dekanlığı yapmış. Böyle bir kariyer ancak ‘inşa’ edilebilir. Dolayısıyla söz konusu konuşmayı artık kendisini eğitim gurusu olarak piyasaya kabul ettirmiş bir ‘aktör’ün sahnesi olarak değerlendirebiliriz. Peki bu aktörü philosophische Köpfe yetiştirmek isteyen şirketler mi istihdam ediyor? Sanmıyorum. Daha fazla Brotgelehrte çekebilmek için elde philosophische Köpfe bulundurmanın önemini kavramış şirketler olduğunu sanıyorum.

Nurdan Gürbilek sağolsun, muhakkak ki Tanyeli’ye özgün olmayan bu gummaguduzluğu bir güzel formüle etmiş. Aşağıdaki alıntıyı ne zaman nerede okuduğumu hatırlamıyorum. Fakat Tanyeli’nin adı her geçtiğinde bu kısa parçayı hatırlarım. Yeri geldiğinde çıkarmak üzere saklamıştım. Gurbet yıllarımda kayda geçmişim muhtemelen çünkü Türkçe karakteri olmayan klavyede yazılmış. Düzeltmeye çalıştım. Bu güzelim Türkçe ifadeye limon sıkmak istemedim. Gene de kaçan olacaktır. Özür.
Türkiye’de eleştiride -yalnızca edebiyat eleştirisinde değil, topluma ya da kültüre yönelik eleştiri de- reflekse dönüşmüş bir yaklaşım var. Bir yokluk tespitiyle, bir olmayanla, onsuz yapılamayan şu ilk cümleyle başlıyor eleştiri: Bizde felsefe yok, bizde roman yok, bizde trajedi yok, bizde eleştiri yok, bizde birey yok. Demek ki daha baştan karşılastırmalı bir eleştiri bu. Otoritesini karşılastırmadan alan, yapıya uygulayacağı elestirel ölçütü yapının kendisinden cok, bu karşılaştırmadan türetmiş bir eleştiri. Cümleye başlar başlamaz bir “biz” tanımlıyor, bir de “onlar”; kendini ancak onlarda olan, bizde olmayan bir şeyden söz ederek, daima giderilemez eksikliğe işaret ederek, her şeyden önce nesnesinin yetersizligini göstererek inandırıcı kılabiliyor. Gücünü, daha ilk cümlede kendini hissettiren bu yukarıdan bakışa borçlu: “biz de yok, olamaz da”.










