
Çok soran oluyor; “Levent’in en güzel yanı nedir?”, İstanbul’a dönüş yoludur diyeceğim.
Bir yerleşim biçimi olarak Levent Mahallesi’ni Türkiye mimarlık olayında ayrıcalıklı –modern– bir yere sahip olarak bildim. İstanbul’un ilk planlı – mimari -yerleşimlerinden biri olarak, bir diğeri Ataköy’le birlikte 1950, 1960 yıllarının bakiyesi. Bir nevi İstanbul’daki Ankara imgesi. Başlıca örnekleri Ankara’daki Bahçelievler ve Yeni Mahalle olan kooperatif tecrübelerinin bir versiyonu sayılabilir. Bunları böylece örneklem olarak alıp, her üç yerleşimin bugünkü mevcudiyetiyle karşılaştırarak yapılacak akademik bir çalışma güzel olabilirdi. Ankara’daki örneklerle ilgili, müstakil olarak yazılmış bir kaç makale vardı. Monografi sayılabilir; işte kim ne yaptı da böyle oldu filan. Genelde öyle olmamış oluyor. Bir fenomeni etraflıca ortaya koyabilmek ancak benzer fenomenlerle karşılaştırmakla mümkün olabiliyor.
Bu elbette ki gizli ve hünerli bir buluş değil. Ben akademik olmayan meraklarım ve Körfez ülkelerinde geçirdiğim senelerin neticesinde böyle bir çıkarım yapıyorum. Şehir ve yerleşim fenomenlerinin açıklanmasının öyle tarihsel verilerle pek de mümkün olamayacağını, İstanbul’un ne menem bir şey olduğunu; Dammam’ı, Kuveyt’i hatta Ankara’yı tanımaya başladıkça bilmeye başladım. Levent’i de bu örneklerin arasında sayacağım artık. İlk üçünde bir süre ikamet ettim, Levent’te sadece bir gün, meraklı gözlerle dolaştım. Nihayet Üsküdardayım.
Sadede geleyim, Levent’te dolaşırken tecrübe ettiğim bir olguyu, kahya olgusu, speküle ederek Mimar Mimarlık‘ın ayrıcalıklar zemininde gelişen bir iş olarak alınması gerektiğini, en ticari anlamıyla müşterisi olmayana hitaben yapılan bir iş olmadığı halde üstlendiği evresellik iddiasını masaya yatıracağım. Derdimi daha açık ifade edebilmek için bir izah: Kavramsal olarak Mimar Mimarlık‘la Anonim Mimarlık‘ı ayırıyorum. Anonim mimarlık olayını şurada biraz açmayı denemiştim.


Levent üzerinde bilhassa durduğum bir fenomen olmamıştı pek. Hikayesini kabaca bilirdim: Yerleşim planı, üzerine inşa edilen müstakil evler, apartmanlar, sosyal birimler vs. hep mimar elinden geçmiş. Yani Levent’te modern mimarlık bol miktarda bulunur diye bilirdim. Sena’nın plazalardan birinde tezgah açmasına lojistik destek için gidecektim. Bu vesileyle de biraz dolaşayım, fotoğraf çekeyim diye hazırlandım. Elbetteki ilk yapıldığı dönemden kalma müstakil evlerden az kalmış, fakat yerlerine yapılanlar da aynı imar kanuna tabi olarak, yeni nesil mimari tasarım şakaları gösteren evler. Apartman blokları genelde çeperlere yerleştirilmiş ve muhtemelen zamanında müstakil evlerden sonra yapılmışlar. İlk planda Büyükdere Caddesi sınırında yer tutan ofis blokları şimdi elbette plazalaşmış durumda. İnşaatlar da bu sınırda yoğun. Ben Kuveytteyken bu sınıra bir de cami yapılmış. İstanbul’un genelinin aksine mahalle içinde şantiye yok gibi. Nispetiye Caddesi’ne bakan bir apartman yenileniyordu sadece ve biraz arkasında üç kule yükseliyordu. Muhtemelen İstanbul’da profesyonel mimari emeğin en fazla görünürlük kazandığı yerleşim. Bir nevi korunmuş bölge de. Gene İstanbul’un bu kadar merkezinde olup imar planı çok da değişmeyen yerleşim yoktur sanıyorum. Zaten 20. yy devletlerinin konsoloslukları da oralarda. Asla yeri tam olarak saptanamayan İsrail Konsolosluğu Büyükdere Caddesi’ne bakan plazalardan birinde, Kuveyt’inki içerde bir yerlerdeydi. Afganistan’a da rastladım dolaşırken. Haritalardan baktım epey de var. Ben ülke kurdum diyene Leventten yer vermişler. Dolayısıyla siterillik hayati. Daha güvenlikli site denen fenomen ortaya çıkmadan Levent varmış yani. Bunlar şunu demeye imkan veriyor, Levent’te aylaklık veya anonimlik pek hoş karşılanmıyor.




