Türkçe Mimarlık Edebiyatı: Cogito, ergo sum

Belki de cevap, İstanbullu’nun kentinin fiziksel çevresini var eden bileşenleri nesne olarak kavrama evresine gelemeyişiyle bağlantılıdır. İnşai çevre ve yapılar, hala toplumsal ilişkiler ve bayatlamış büyük tarihsel anlatılar içinde (yani nostaljik olarak) ama birer nesne olarak mesafelenerek irdelenememektedir. Daha da çarpıcı olan, kentsel elemanların nesne haline getirilemediği bu metropolde olup bitenin aslında öznesiz bir modernleşme olarak nitelenmesi gerektiğidir.

Uğur Tanyeli yazmış. 2004 yılında Akın Nalça kitapları arasından çıkan İstanbul 1900-2000: Konutu ve Modernleşmeyi Metropolden Okumak başlıklı kitaptan aldım. Bu alıntı metnin, bütün anlatım bozuklukları yanında, bir önceki yazıda andığım coloniser tavrın fevkalade bir örneği olduğunu düşünüyorum. Alıntıda bahsi geçen fiziksel çevresini var eden bileşenleri nesne olarak kavrama evresine gelemeyişle malul olan da benim. Bana bir cevap hakkı doğdu, onu kullanacağım. Bu vesileyle mümkünse bizzat özne olmak, nesne olarak mesafelenerek irdelemek yoluyla Uğur Tanyeli’yi nesneleştirmek istiyorum.

Yöntem Üzerine Konuşma

Bildiğim kadarıyla evrimin hangi safhasında olursa olsun insan, parçası olduğu vakıayı ya da bütünü, dil ile ifade etmeye meylettiğinde zaten bütünün parçası olmaktan başka bir şey olmaya kast eder. Giderek vakıanın gerçekliği ile onun sözel ifadesi arasındaki sapmayı yahut mesafeyi sezer. Bunun kaçınılmazlığını da bilir. Hayat bilgisidir. Bunun büyük ve evrensel anlatıları da var; Karanlık odadaki fil, Raşomon vs. Ahir ömürler boyunca üstesinden gelinemeyecek, evrim atlasında yalnızca insana özgü olan, billur gibi bir çelişki. Bir yanda zihinsel bir tasavvur olarak ‘bütün’ ya da ‘hakikat’, bir yanda maddi bir gerçeklik olarak onun ifadesi. Bu bir oyun, dünya fani. Bunun hakkını vermeden, nesne bildiği şeye karşı aldığı zihinsel mesafeyi, okumak yapmayı, modernleşme veya evrimin son halkası diye satmak piyasayı iyi koklayan bir burun gerektir ve coloniser tavrın bir işareti olarak okunabilir sanıyorum.

Tanyeli’nin kusurlu ifadesiyle nesne olarak mesafelenerek irdelemek eğer bir nesneyi gözüne kestiren gözlemcinin gözlemlediği şeyle hiçbir ilişkisinin kalmadığı hali ifade ediyor ise bildiğim kadarıyla bu bilimsel olarak epey tartışılmış ve gerçekliğinin mümkün olmadığı anlaşılmış bir varsayım. Her halükarda bu dolayımsızlık veya dolayım sorunsalı bilimsel faaliyetler için geçerli olsa gerek. Uğur Tanyeli gibi akademisyenler için yani. İstanbullu’nun bu bağlamda akademisyenler tarafından yargılanması da, ne bileyim Ankaralı’nın veya Chicagolu’nun farklı olduğunu öngörmek de yersizdir. Bilim adamları Paris’in Flâneur‘nu alıp Çorum’a koysunlar, ortaya herhangi bir çorumlu çıkar bence. Eğer nesne olarak mesafelenerek irdelemek‘ten kasıt Flâneur ise O da Paris’te ortaya çıkmış bir türdür. Bir evrede aynısının İstanbul’da ortaya çıkacağı, İstanbul’un evre evre Parisleşeceği bir varsayımdır, coloniser bakışıdır. Eve girmek, dükkanı açmak, çarşıya inmek gibi nesnesiz alışkanlıkları hangi kavrama evresine* varmak için geride bıraksın ki şehrin insanı? Global citizenship kazanmak için? Belki. Uğur Tanyeli evet dünya vatandaşı olmuş sayılabilir. Peki yerel dünyamızla ne işi olabilir?

Bir zamanlar Şehir Üniversitesi bünyesinde yeni kurulan Mimarlık Fakültesi’ne kurucu dekan olduğunda adının Abdullah Uğur Tanyeli olarak da okunabileceğini öğrenmiştik çünkü öyle yazmıştı. Sonra Üniversite’nin kendisi gibi o isim de bir efsane olarak kaldı aramızda. Bence hala maytap değeri var. Abdullah Uğur Tanyeli’nin böyle yerel çelişkileri de var. Bunlara bakarak destansı bir Uğur Tanyeli nesneleştirmesi yapabileceğimi düşündüm. Fakat tek bir yazıda toparlamak elimden gelmedi. Dolayısıyla bu mesele etrafında, Peki yerel dünyamızla ne işi olabilir? sorusunun peşinden giden başka postlar da gelecek umuyorum.

Bu sorunun peşinde epey mesaim oldu Tanyeli’nin yazılarıyla. Eski bir okuru olarak vaktiyle nasiplendiğim Tanyeli’yi bugün nesneleştirmeye kast edecek kıvama gelişimin öyküsünden kaçarak mesafelenemeyeceğim kendisine. Yani Tanyeli gibi gözlemlenen şeyle aramızda olduğu varsayılan evrimsel mesafeyi vurgulamak yerine okur-yazar dolayımında gelişen ilişkiyi, yahut kişisel serüvenimi açarak aramızdaki bayatlamış mesafeyi vurgulamak boynumun borcu. Bu yazı özelinde Tanyeli’nin Öznelilik-Öznesizlik takıntısını güzergah ediniyorum.

Tarihsel ve Muhayyel oluşumlar

Uğur Tanyeli, nispeten uzun süren mimarlık öğrenciliğim boyunca takip ettiğim Arredamento Mimarlık dergisindeki rolü dolayısıyla epey yakınımdaki bir yazardı. Bu yıllar boyunca ‘mimarlık kültürü’ sayılabilecek entelektüel donanım ve yanında mahut ‘mimarlık kültürü’ ne eleştirel bakışı önceleyen bir bakış edinmemde çok katkısı oldu. Seneler geçti, fiziksel, toplumsal, tarihsel vs. çevremi var eden bileşenler değişti. Ben de değiştim. Sıfır noktasında olmadığımı, değişen koşullara mesafesini koruyamayan, onlardan bağımsız bir sözde öznelik geliştirebilecek kıvam tutturamayan, ancak çevre dolayımında varolabildiğimi idrak edebildiğim yaşa erdim. Hatta sanıyorum ki, Tanyeli’nin iddiasının aksine, bedensel mevcudiyetimi içeren ve beşeriyetime hitap ederek fiziksel çevremi var eden bileşenler, bilincime hitap eden diğer dolayımlara (matbuat vs.) kıyasla çok daha bağlayıcıdır. Okunan romana eleştirel bir bakış atılabilir fakat evin duvarına karşı böyle durulmaz. O duvar, o romandan çok daha aktiftir güzergahımda. Şöyle açabilirim bunu: mesela Türkiye son 20-30 yılda çok değişti mi diyeceğiz, bu değişimin boyutlarını onu mümkün kılan fiziksel çevre değişiminden (altyapı, üstyapı) bağımsız değerlendirmek olmaz . Bunları gözlemleyebiliyor olmamız, onların etkisinden beri olduğumuz anlamına gelmez. Peki bu done ne işe yarayacak? Şunu sormama imkan verecek: Herşey bu kadar değişirken neden Tanyeli hiç değişmedi ? Gerçekten zaman ve mekan üstü bir ‘ özne’ olabilir mi, şu resimdeki bastonlu beyefendi gibi?

Wanderer above the Sea of Fog, Caspar David Friedrich; 1818. Resme bakanı üşüten soğuk, bastonlu beyefendiye işlemiyor. Fiziksel çevreden münezzehlik ya da hafiflik hali ezeli ve ebedi, üşümeyen, yaşlanmayan ‘özne’yi çağırıyor.


Mimar Sinan’ı 1890’lardan başlayarak muhayyel bir kimlikle inşa ettik. Oysa öznelliği hakkında tüm bildiklerimiz üç daktilo sayfasını geçmez. Tek malzeme Sinan’ın yapı listeleri. (…) 400’den fazla yapıdan söz ediyoruz. O günün olanaklarıyla bu kadar yapıyı bir mimarın bireysel tasarım idaresiyle gerçekleştirmesi mümkün değil.

Bu parçayı bu yazıya malzeme bakınırken buldum. Şuradan aldım. Aslında yıllar evvel ilk haber olduğunda okumuştum. İçeriğini değil ama hangi ortamda okuduğumu hatırlıyorum. ÖSYM web sitesinden mimarlık fakültesine kapak attığımı öğrendiğim gün muhtemelen. Haha. Uğur Tanyeli ismiyle de böylece tanışmıştım. . Böyle çıkışları o yaşların saflığıyla put kırıcılık olarak değerlendirerek tav olurdum. Şimdiyse bu açıklamayı bizzat ‘inşa ettiği’ mimar sinan putunun helvasını yiyen birinin hezeyanları olarak okudum. Bu hezeyanlar eskiyecek, eskiyebilecek türden değil. Öne sürdüğü yorum doğrulanabilir veya yanlışlanabilir türden değil. Bir kullanım değeri yok. Piyasa değeri var, şimdilik.

Alıntıda izleyebildiğimiz akıl yürütme yöntemini alıp mesela yeni dünyamızın star mimarı Sir Norman Foster’a uygularsak onun da muhayyel sayılabileceği sonucunu çıkarabiliriz. O’nun da hemen hemen 50 senelik bir kariyeri, bu kariyere sığdırdığı 400 küsür proje ve 10 küsür ofisi varmış. Binlerce mimar çalışanı olduğunu varsayılabilir. Yani bugünün olanaklarıyla da bu kadar yapıyı bir mimarın bireysel tasarım idaresiyle gerçekleştirmesi mümkün değil. Mimari faaliyetlerini Foster gibi yürüten onlarca örnek var dünyada ve Türkiye’de. Özne olmayı başarabilmiş, marka değeri olan bir mimar patrondur ve her patron kadar müşterisine bakar. Müşterisi de bu marka yahut öznelik değerine talip olur zaten bireysel tasarım idaresine değil.

Bunu bilmek etmek bir iş değil. Kimsenin de Mimar Sinan’ı veya günümüzün mimar markalarını T cetveliyle çizim yaparken veya ctrl+M yaparken hayal ettiğini sanmıyorum. Bu türden mimari  donanımlara bulaşmış olanlar da ne mimari tasarımın ne mimari uygulamanın yekten mimarlık faaliyetinin  bireysel tasarım idaresiyle gerçekleşen bir şey olmadığını bilir. En azından okuldan sonra öğrenir. Harcıalemdir.

Daha da artırayım : Mimar Sinan tarihsel ve muhayyeldir demekle, Mimar Sinan tarihsel ve muhayyel değildir demek arasında bir fark olduğunu sanmıyorum. Oysa sadece zaman ve mekan dolayımıyla bakarsak bu çıkışın, Mimar Sinan’ın tarihsel ve muhayyel olarak anıldığı iddasının, toplumsal bir anlamı olabilir. Öyle bakınca benim gördüğüm: Tanyeli kurallarını kendisinin belirlediği, izleyicilerin ıslıklama imkanının olmadığı bir oyun kurmak istemiş. Kurmuş da. Epey izleyicisi varmış gibi. Bu oyunda Turgut Cansever kadar Mimar Sinan da marka değerleri itibariyle sahne almış. Tanyeli, Cansever oyunundan çekildiğini açıklamıştı sanki bi ara. İzleyicisinden sıkılmış olduğunu sanıyorum. Görünen o ki Mimar Sinan devam ediyor. Bana ‘Tarihsel ve Muhayyel‘ olarak anılamayacak herhangi bir fenomeni gösteren ilk kişiye kitabı hediye edebilirim.


*Galiba Freud’dan mülhem bir evrimsel kategorizasyona atıfta bulunmuş. Buna göre varılması gereken yer bilimsel evre imiş: “Animistik evre hem kronolojik hem de içerik olarak narsizme; dini evre tipik özelliği çocuğun ebeveynlerine bağlanması olan nesne seçimi evresine; buna karşılık bilimsel evre de bireyin olgunluğa eriştiği haz ilkesinden vazgeçtiği; kendini gerçekliğe uyarladığı ve arzularının nesnesi için dış dünyaya yöneldiği evreye karşılık gelecektir.Kaynak.

Yorum bırakın