
İnanılmaz şair Yahya Kemal’in şiirleri var, fakat kitabı yoktu.
Vecize Abdülhak Şinasi Bey’in. Şair öldükten hemen sonra, kitapları henüz yayınlanmadan evvel söylenmiş. Yahya Kemal’in ilk kitabı Kendi Gök Kubbemiz 1961 yılında, şair öldükten 3 yıl sonra yayınlanmış. Koskoca Yahya Kemal’in kitaplarının yayınının bu kadar geç bir tarihte yapılmış olması tuhaf. Söz konusu olan, en azından benim okuduğum kadarıyla, ‘Yeni Türk Şiiri’nin şairleri tarafından baş köşeye oturtulan bir şair. Nazım Hikmet’ten, İsmet Özel’e kadar aksine rastlamadım. Bunun neden böyle olduğu bu yazının konusu değil. Bu yazıda kurcalamak istediğim şey, Yahya Kemal’in Kitaplarının Basılması Meselesi. Bir çok açıdan dikkate değer bir yayıncılık hadisesi olduğunu düşünüyorum. Bakalım.

Yahya Kemal Külliyatı 65 senedir İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından yayınlanıyor. Külliyat’ın İlk kitabı Kendi Gök Kubbemiz‘den sonra 1962’de Eski Şiirin Rüzgarıyle, 1963’te Rubailer ( ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş) yayınlanmış. Yeni baskılarda adı geçmese de, Nihad Sami Banarlı külliyatı yayına hazırlamış. İlk baskılarda yer alan bir yazısı var Banarlı’nın.-5. baskıda var, 10.baskıda yok-. Kitaba bir ek gibi düşünülmüş, katlanarak kitabın sonuna iliştirilmiş bu iki sayfanın taranmış halini buraya koydum. Buna göre külliyat 12 kitap olarak olacakmış. Olmuş da. 12 kitap burada satışta. Yukarıda saydığım üç kitap haricindekiler düzyazılarının ve bitmemiş şiirlerinin derlenmesiyle, yani Banarlı marifetiyle oluşan kitaplar. Fakat ilk üç şiir kitabı Yahya Kemal’in tasarrufuyla biçimlenmiş söylenene göre. Abdülhak Şinasi Bey de öyle yazmış, ilk kez 1959’da yayınlanan Yahya Kemal’e Veda kitabının Kitaplarının Basılması Meselesi bahsinde.
Filhakika kendisi asıl eserini, eserleri olan şiirlerini üç cilt olarak toplamak ve bastırmak istiyordu. İlk kitabı olarak da bugünkü milli Türkçemizle yazılmış manzumeleri, Kendi Gök Kubbemiz unvanlı şiir mecmuası olacaktı. İkinci kitabı olarak eski tarzda, Divan gazelleri tarzında şiirlerini toplayacak ve bunlara Eski Şiirin Rüzgarıyle adını vermek istiyor ve üçüncü kitabı için de kendi yazdığı rubaileriyle, Ömer Hayyam’ dan tercüme ettiği rubailerini toplamak istiyordu.
Abdülhak Şinasi ayrıca şairin sağlığında bu meselenin ticari taraflarının halli için de epey görüşmeler yaptığını, kağıt seçimine varıncaya kadar da titizlik gösterdiğini, şairin zihnini epey meşgul eden bir mesele olduğunu yazmış. Kimse yazmamış olsa da, ilk baskıların kapak ve kitap tasarımlarının da şairin işi olduğunu sanıyorum. Aşağıda açacağım bu meseleyi. Öncesinde şu soru var : Peki şair bu meseleyle bu kadar meşgulken neden ahir ömründe bu kitaplar yayınlanmadı?
Devletlü, Koca Şair Yahya Kemal’in, herhangi bir şairin kitap çıkarmak isterken karşılaşabileceği zorluklarla karşılaşacağını, bu yüzden de çabasının akim kalmış olabileceğini düşünmek zor. Böyle bir şey söyleyene rastlamadım. Fakat şöyle bir şeye rastladım : Koca şair hayattayken kitaplarının yayınlanmasını istememiş. Bunu dile getirenler, yukarıda adı geçenler gibi şairin son zamanlarında yakın çevresinde olan insanlar değil. Zaten yakın çevresinin böyle bir şeyden bahsetmemesi, fakat şairin kitaplarının yayınlamasını çok istemiş olduğunu biraz fazla söylemeleri hadiseyi dedikodik yapıyor. Dedikodu.
Memet Fuat Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi‘nde yer alan Yahya Kemal bölümüne yazdığı 1 sayfalık giriş yazısında “Sağlığında kitaplarının basılmasına izin vermedi.” deyip geçiveriyor. Cümlenin yapısına bakarsak öznenin (Memet Fuat) olaya (izin vermeyiş) şahitlik ettiğini düşünmemiz gerekiyor. Pek doğru bir ifade olmamış. Neden izin vermediğine dair bir şey yazmamış. Eksik olmuş.
YKY tarafından yayınlanan Gemi Elli Yıldır Sessiz başlıklı sergi kitabının sonunda imzasız bir biyografi metni var. Bu meseleye değinen bir yorum var. Şairin kitapları konusundaki tutumuyla şairin şiir konusundaki tutumunu bağdaştıran bir yorum olduğu için biraz uzunca buraya alıyorum.
Yahya Kemal’in şiir anlayışı dil mükemmelliğine ve musikiye dayanır. Ona göre şiir sıradan cümlelerden değil, nağmeden meydana gelir. Bu yüzden gözle ya da zihinsel bir okumadan çok sesle okunmaya muhtaçtır. Dize bir nağme olmalıdır, bunun için de sözcüklerin kulakla seçilmesi ve böylece dizedeki yerlerinin bulunması gerekir. Bu düşünce, şairi sözcük seçiminde ve dize kompozisyonunda, birçoklarınca biçimcilik olarak değerlendirilen bir titizliğe sürüklemiştir. Gerek bu titizliği, gerkese sağlında şiirlerini kitap haline getirmekten kaçınması, hatta çoğu kez dergilerde bile yayınlanmasındaki çekingenliği onların gözle okunması değil,onların dinlenmesi ve söylenmesi isteğinden doğmuş olmalıdır.
“Yahya Kemal Şiiri” epey sakıncalı bir özet fakat kaçınmak yerinde bir kelime olmuş ve yorum da tutarlı. Ne kadar doğrudur bilemem ama yakın çevresindekilerin ısrarla “o kadar istemesine rağmen” diye bize aktarmasına karşılıkk Koca Şair’in aslında onları oyaladığını düşünmek bayağı hoşuma gitti.
Şairin şiirin okunmasına ve dinlenmesine ilişkin tasarrufunun, kitaplarının yayınlanmasında yaşanan gecikmeyi açıklayabileceğini iddia eden bu yorum bir kenarda dursun. Ben şairin ‘kaçınması’na ilişkin biraz daha spekülasyon yapmak istiyorum. Devam etmek için “Ben kendi kuşağımın Yahya Kemal’in meclisinde son temsilcisiydim.” Diyen Cahit Tanyol’un yazdıklarına başvuracağım.
Yahya Kemal zevk ve düşüncede tam bir avrupalıydı. Ölümünden sonra onun bu yanı bu yönü yeni kuşaklara pek aktarılamadı. Şiirlerini tüm ısrarlarımıza karşın, sağlığında yayınlayamadı. Büyük ünü ve otoritesi, ölümünden sonra yobazların iştahını kabarttı. Şairin ihtiyarlık zaaflarını sömürmekte pek usta olan bir rüfai bozuntusu, onu yobazların en karanlık safına attı. Geri düşüncenin ne denli nursuz ve uğursuz olduğuna Yahya Kemal’in bugünkü durumu en güzel kanıttır.
Bu paragrafı 1985 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayınlanan Türk Edebiyatında Yahya Kemal : İnceleme ve Anılar’dan aldım. Kabaca, şairi son kurtarma denemesi sayılabilecek kitabın ilgili kısmının taranmış kopyasını buraya koyuyorum.


Sadece Tanyol’un yazdıklarına bakarak değil, şairin hayatına kabaca bakarak da doğrulamak mümkün: Yahya Kemal zamanının en frankofon adamlarından biri olmuş. Eve döndüğü varsayılan adamın hiç evi olmamış. Son 20 yılında Park Otel’in aynı odasında geçirmiş. Ne hırkayla, ne kilimle poz vermis.



Yahya Kemal’in uğraşını tefsir etmek gibi bir iddiam yok fakat Yahya Kemal’in de, Osman Hamdi Bey gibi, Mimar Kemalettin ve Vedad Bey gibi, kendi yaşadıkları çevreye gayet yabancı kalan adamlardan olduğunu düşünüyorum. Bana göre bu devrin meslek sahipleri, mesleklerini ellerine alırken etkisinde kaldıklarıları ‘yabancı’larla rekabet edebilmek,, onları yenebilmek için, içinde bulundukları fiziksel gerçekliğe teması arayan ve işleyen adamlardı.
Yahya Kemal’e dönelim. Abdülhak Şinasi mevzubahis yazısında şairin şiirlerini tasnif edip kitaplar bölmesinin, onları isimlendirmesinin bile Fransız şairlerinin etkisinde geliştiğini yazmış (Olumsuz bir vurgu yok). Sağlığında çağdaş Türk Şiirini pek takip etmediğini, “zaten kendinden sonrakileri şair saymadığını” yazmış Tanyol. Hal böyleyken bu adam nasıl ‘yerli ve milli’ oldu ? Sakınan Göze çöp mü battı?
Bence evet. Yahya Kemal’in sakındığı şey matbuat dünyasına girdikten sonra isminin kendi kontrolünden çıkacak olmasıydı sanıyorum. Tam olarak bugünleri öngörmüş olabileceğini sanmam ama işinde böylesine titiz olduğu hep söylenen birinin masaya yatırılmaktan sakınıyor olmasını anlayabiliyorum.
Şairin ölümünden sonra, Yahya Kemal isminin cazibesi ya da alıcısı zamanla değişmiş. Bu olağan ve sıradan. Atmosfer değişiyor, herkesin başına gelen onun da başına gelecek elbette. Gelmemesi için şair biraz sakınmış olabilir ama Kendi Gök Kubbemizin altında kimse ayrıcalıklı değil*. Bu değişimin nedenini açıklamaya çalışmak da yersiz olurdu bence. Ben burada şairin yayıncısı olan İstanbul Fetih Cemiyeti’nin bu yöndeki, bence güncel siyasi atmosferin önünden giden, çabasını takdir etmek isterim. Açayım.
Yahya Kemal Külliyatı’nın 1961’de yayınlanan ilk kitabı Kendi Gök Kubbemiz ve 1974’te yayınlanan dokuzuncu kitabı Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım‘da aynı kapak tasarımı kullanılmış. Bana kalırsa, o yılların kitap kapaklarına göre epey klas, soyut ve eskimeyen bu tasarım da biraz şairin işi ya da O’nun müdahalesiyle şekillenmiş. Tamamen spekülatif bu iddia için üç dayanağım var. Birincisi, Abdülhak Şinasi’nin aktardığı, şairin kitaplarında kullanılacak kağıtların niteliğine kadar titizlik göstermiş olduğu bilgisi. Böyle bir dikkatin kitap kapağı işini yayıncıya bırakacağını sanmam. İkincisi, mezkur tasarımın İstanbul Fetih Cemiyeti’nin izlediği yayın politikasına pek de uymayışı. Bunu kitap kapaklarının zamanla aldığı hale bakarak söylüyorum. Üçüncüyü de sırası gelince yazacağım.
Yayıncı 1974’ten sonra bu klastasarımı terkederek daha ‘yerli ve milli’ çağrışımlara yönelmiş. Hatta, ilk baskıların gayet de nötr, ‘conceptual’ tasarımından giderek sadece imaj bulma ve grafik düzenleme işine çevirmişler.

5. baskı; 1974, 10. baskı; 1995, 48. baskı; 2019.
Bu yöndeki ilk müdahale Kendi Gök Kubbemiz’in gene 1974 yılında yapılan 5. baskısında yapılmış gibi görünüyor. Sonra da kapak güncelenmeye devam etmiş. Kaligrafik katsayı artırılmış ve önce hafifçe yerleşen yahya kemal fotoğrafı son kapakta iyice karikatürleştirilmiş.


Son kapağı tefsir etmek zor ama deneyeceğim. İstanbul silüetini ve martılarını arkasına alan bastonlu bir tipitip Karaköy sahillerinde durmuş nereye bakıyor? Fiziksel konum itibariyle Salacak tarafına doğru bakıyor olması lazım ama baktığını görmeyen, dalmış gitmiş bir yüz ifadesi de var. Mazide kaybolmuş bir adam olabilir ya da İstanbul ziyaretinde şairane pozlar veren gülünç biri olabilir. Arka planı basit bir fotoşok müdahalesiyle Turkuaz yaparak rengini belli etmek istemiştir. Evet bu kadar bayağı olmuş bir iş.

Daha kötüsü var. Kendi Gök Kubbemiz’in ilk yayınından bir sene sonra, 1962’de Yahya Kemal’in şiirleri ingilizce olarak yayınlanmış. Selected Poems adıyla İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Talebe Neşriyat ve Yardım Bürosu Yayınları tarafından yayınlanan kitabın 1965 yılında ikinci baskısı bile yapılmış. Sonrası yok. Tuhaf bir yayın. Şuraya bakarak, yayıncısının iktisat ders kitapları yayınlamakla meşgul bir yer olduğunu anlıyorum. Yayıncısı tarafından Yurtdışına dağıtılıp, İngilizce okurlara ulaştı mı bu kitap bilmiyorum. Şuraya baktım ve çıkmış olanına rastlamadım. Kitapta, şiirleri çeviren ve kitabı yayına hazırlayan S. Behlül Toygar’ın, şiir çevirileri yapan biriymiş, çeviriye ilişkin fikirlerini içeren iki sayfalık bir giriş yazısı var. Tamamı burada. İçerisinde ‘bu kitap nereden çıktı ‘ sorusuna cevap olabilecek iki paragraf var. Buraya alıyorum.
Since the time of E. J. W. Gibb who made a monumental contribution in this field with his «History of Ottoman Literature» there has been no serious work done to introduce the modern Turkish poet into the western world.
Under the auspices of the United Nations Organizations peoples of the world are becoming more and more interested in each other’s art and culture. I do hope that this translation of «Selected Poems of Yahya Kemal Beyatlı» will be a spark in kindling up this mutual interest.
Üçüncü dayanağım da bu. Bu kitap Yahya Kemal’in yayınını murat ettiği veya hazırlığını yaptığı kitaplardan biri değildi. Muhtemelen telif haklarının sahibi olarak İstanbul Fetih Cemiyeti’nin tasarrufuydu. Cemiyetin yıllar içinde kendini gösterecek renginin de ilk habercisi olarak görüyorum bu kitabı. Yahya Kemal’e çizilen ‘gelenekli ve modern’ bir çerçeve yazısı ve ve tamamen oryantalist imgelerin manipülasyonuyla oluşturulmuş bir kapak. Bir buna, bir de daha bir sene önce yayınlanan Kendi Gök Kubbemiz‘in kapağına bakıyorum, birincisi kesinlikle şairin işiymiş diyorum. O’nun müdahalesi olmayınca ortaya çıkan şey tam da Yahya Kemal’lin etkisiz hale getirdiği şey: Topkapı Sarayı’nda Fatih Köşkü’nün terasından, sarayın en ‘italyan’ tafaından Salacak tarafına bakıp, Haliç tarafından görünen istanbul silüetini görmek keyfiyeti. Benim bildiğim Yahya Kemal Salacak tarafına bakınca Salacak’ı görür, herkes gibi.
Nihayetinde şair Yahya Kemal’in başına gelen de, şurada müjdelediğim gibi mimar Turgut Cansever’in başına gelenden çok farklı görünmüyor. İsmet Özel’in buna karşı önlemler aldığı rivayetini duyduk. Daha bir çok isim de sayılabilir böyle. Süregelen matbuat rejiminin müellifin işlerini nasıl paketlediği zaten ‘matbuat yazıları’ üst başlığında topladığım ve sürdürmeyi umduğum yazıların esas meselesi olacak. Yahya Kemal özelinde şunu söylemeliyim, evet sağlığında kendisinin pek bilmediği, şair öldükten sonra ismine pek iltifat eden bir alıcı kitlesi varmış gibi gözüküyor. Bunun yanında okuru veya meraklısı olan bir Yahya Kemal de var. Her şeye gebe olan bu meraka güvenirim. Yayıncının hukuki saltanatı bittikten sonra umarım ki, şairin ölümünden sonra paketlenen ismini veya anıtsal değerini değil, şairin soluduğu ve yayıldığı atmosferi mesele edinen yayınlar da gelecektir. Böylece biz de, kitapların yayınından evvel hangi şiir ne zaman nerede yayınlanmış; etkisi ne olmuş, hangisi yayınlanmamış; öyleyse nasıl dolaşıma girmiş, öğrenebiliriz. Ben bilhassa Orhan Veli’nin bildiği Yahya Kemal ile bizim bildiğimiz büyük şair arasındaki mesafeyi merak ediyorum.
